İnsanlık
tarİhİ eksİk yazılacak
Celal
Başlangıç
Radikal,
8.4.2000
Yukarı
Mezopotamya'daki Çatalhöyük'te uygarlık
tarihini değiştirecek yeni
bulgular elde edildi. Hiç kazı yapılmamış
200 arkeolojik buluntu alanı bölgedeki
Ilısu Barajı gölünün altında
kalacak
Rahip Gabriel Akkurt o gün izinli olmalı.
Mardin'deki Deyrulzafaran Manastırı'nın
zamana meydan okuyan merdivenlerinde genç
bir Süryani düşmüştü önümüze.
Istanbul'da bir kuyumcu dükkânı var.
Yaz aylarında doğup büyüdüğü
topraklara gelir, manastırda gönüllü
olarak çalışırmış.
Yerin
altındaki güneş tapınağına
doğru indik. Hiç harç kullanılmadan,
kilit taşıyla bir arada tutulan,
dev bloklardan örülmüş tavan büyüleyiciydi.
Tapınaklar
üst üste kurulmuştu. Çevredeki
elektrik direkleri görülmese, zamanın
çok ötesine ışınlanmış
sanabilirdi insan kendini.
Manastırın
en üst terasına çıktık. Küçük
odalar vardı burada. Gönüllüler
geldiklerinde bu lüksü olmayan küçücük
odalarda kalıyorlardı.
Sanki
toprak değil, bir okyanus uzanıyordu
ayaklarımızın altında. Süryani
genç zarif bir reveransla eğilip biraz
da gülerek elini uçsuz bucaksız
topraklara doğru uzattı:
"Işte paşam, Mezopotamya!"
Mardin'den
Diyarbakır'a, Bismil'e Batman'a,
Ergani'ye, Gercüş'e uzanan coğrafya
Yukarı Mezopotamya'dır. Fırat'ın
ve Dicle'nin suları besler buraları.
Kültür tarihi ile ilgili yayınlarda
bu yüzden de "Bereketli Hilal"
diye anılır.
Bölgenin
hemen her yerinde görülen höyükler, ören
yerleri, anıtlar uygarlık
tarihinin önemli köşe taşlarıdır.
Bir Çayönü höyüğünde elde edilen
buluntular bile insanlık tarihinin bazı
bölümlerinin yeniden yazılmasını
gerektirecek kadar önemlidir.
Diyarbakır
Arkeoloji Müzesi'nden içeri girince bölgenin
bu görkemli geçmişi hemen kendine çekip
kucaklıyor insanı.
Müzenin içi cıvıl cıvıl.
Ilköğretim öğrencileri,
liseliler doldurmuş dört bir yanı.
Gruplar halinde geziyorlar. Üzerinde yaşadıkları
toprakların bereketli uygarlıklarını
dinliyorlar müzedeki uzmanlardan.
Çayönü
Ergani ilçesinde, Dicle'nin kollarından
Boğazçay'ın kıyısında
yer alan Yakındoğu'nun bilinen en
eski tarımcı köy topluluğu.
Karbon ölçümleriyle I.Ö. 7250-6750'ye
tarihlenmiş.
Çocuk
oyuncağı bile var
Çayönü'nde
bulunan aletlerin ve takıların yanı
sıra yapı örnekleri de taşınmış
Arkeoloji Müzesi'ne.
Öğrenciler
de vitrinlerde sergilenen yapıtları,
neredeyse 10 bin yıl önceye uzanan
insan yaşamına ilişkin
animasyonları, bulunan mezardan çıkarılan
kemikleri ilgiyle izliyorlar. Neler
yok ki...
Çayönü
yerleşimlerinde evler taş temelli,
dörtgen planlı ve ayrık düzende.
Büyük yapılarda yerinde dökme mozaiğe
benzeyen döşeme kaplaması var. Evler
odalara ayrılmış. Bazı
evlerde temeller ızgara biçiminde,
birbirine paralel ince duvarlarla yapılmış.
Bir yanları da açık bırakılmış.
Döşemenin altında sağlanan
hava akımıyla neme karşı
önlem alınmış.
Boynuzdan orak sapları, yassı
kemikten bileklikler, sürtme taştan
boncuklar, bilezikler, öğütme ve ezgi
taşları, tokmaklar, burgu taşları,
havan elleri, cilalı baltacıklar,
kemikten yapılmış balık
iğnesi, boynuzdan çeşitli aletler,
kapı mil taşı Çayönü'nde,
günümüzden binlerce yıl önce nasıl
gelişmiş bir yaşamın ve
üretimin olduğunu gösteriyor.
Öğrencilere müzeyi anlatan uzman, dünya
maden çağına geçmeden iki bin yıl
önce Çayönü'nde bakırın işlendiğini,
ancak toprak pişirmeyi bilmediklerini
bu yüzden çanak çömlek yapamadıklarını
anlatıyor. Kilden yapılmış
küçük hayvan ve kadın
heykelciklerinin büyük olasılıkla
çocuk oyuncağı olduğunu söylüyor.
Çayönü'nde
ilk kez mercimek ve buğday tarımı
yapılmış; domuz, keçi ve köpek
gibi hayvanlar evcilleştirilmiş.
Arkeologlara göre bölgede öylesine çok
kazı yapılmamış
arkeolojik buluntu ve araştırılmamış
öyle geniş bir alan var ki, her yeni
kazı, varlığı önceden
bilinmeyen yepyeni bir kültürü ortaya çıkartabilir,
her kazı döneminden sonra uygarlık
tarihinin birçok bölümünün yeniden yazılması
gerekebilir.
Ama, insanlık tarihi açısından
da çok talihsiz bir süreç yaşandı
bölgede.
Yaşanan
16 yıllık 'sıcak çatışma'
sürecinde yerli ve yabancı yüzlerce
gazeteci geldi bölgeye. Ama kimsenin dönüp
de kentteki müzeye alıcı gözüyle
bakacak durumu yoktu. Çünkü her yan kana,
baskıya, şiddete kesmişti.
Yaşanan
barış sürecinin derinleşmesi,
elbette bölgenin daha incelikli, daha
derinlikli yanlarının
irdelenmesine yol açacak.
Çünkü bugüne dek bölgenin zengin
arkeolojik buluntularının çoğunda
hiç kazı yapılamamış.
Yapılabilenler de güvenlik nedeniyle
durdurulmuş. Hatta ateş altında
kazı yapmış bazı
arkeologlar. Bir arkeolog böylesine riskli
bir arkeolojik kazıyı anlatırken
'Kazı yaptığımız dağın
diğer yamacına bombalar düşüyordu.
Yine de kazıyı bırakmadık.
Sürdürmeye de kararlıydık. Ancak
orada komutan 'Artık sizi koruyamam,
buradan uzaklaşın' deyince bırakmak
zorunda kaldık kazıyı"
diyor. Bu yüzden de birbirlerine 'arkeoloji
gerillaları' diyorlarmış.
Bölgede
kazı yapan bazı arkeologların
başına öyle işler gelmiş
ki o gergin süreçte... Kazı için Içişleri,
Kültür ve Dışişleri bakanlıklarından
izin almak gerekiyor. Ama bu Türkiye'nin
olağan bölgeleri için geçerli bir
kural. Bölgeye gidilince kazı yapılıp
yapılmayacağına oradaki
komutan karar veriyor. Hatta bazıları,
ellerinde gerekli izinler olduğu halde
bir karakol komutanının "Güvenmiyorum
size. Siz kimsiniz?" sözleriyle
neredeyse 'PKK ajanlığı' ile
bile suçlanmışlar.
Silahların
susmaya başladığı süreçte
artık insanlar da başlarını
kaldırıp çevrelerine bakınmaya
başladılar. Elbette demokratikleşme
yolunda; sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel
ve hatta psikolojik açıdan daha yapılacak
çok şey var ama bir de bölgede yatan
tarihi bir an önce günışığına
çıkarmak gerekiyor.
Iki
baraja 250 antik yerleşim
Çok
sayıda kazı yapılmamış,
hatta varlığı bile henüz
bilinmeyen çok sayıda ören yerinin,
arkeolojik buluntunun yapılacak baraj gölleri
altında yok olup gitmesini engellemek
gerekiyor.
ODTÜ
Tarihsel Çevre Araştırma Merkezi
(TAÇDAM) ile Kültür Bakanlığı
ve Devlet Su Işleri arasında Ilısu
ve Karkamış arkeolojik kurtarma çalışmaları
için bir protokol imzalandı. TAÇDAM'a
göre 'durum ivedi':
"Bölgede
yapımı sürmekte olan Karkamış
ve Ilısu barajlarının göl
alanı içinde kalan arkeolojik kalıntılar,
kurtarılması gerekli ivedi bir
sorun olarak karşımızdadır.
Bu barajların göl alanları Dr.
Guillermo Algaze başkanlığındaki
bir ekip tarafından 1990-93 yılları
arasındaki dönemde kısmen taranmış
ve toplam olarak baraj göllerinden
etkilenecek 250 arkeolojik yerleşim
yeri saptanmıştır. Söz
konusu araştırmada, özellikle
Dicle üzerindeki Ilısu ve Batman baraj
havzalarının yalnızca beşte
birini oluşturan yedi bin hektarlık
kısmı araştırılmış,
geri kalan kısımda ise henüz hiçbir
arkeolojik belgeleme yapılamamıştır.'
Dr.
Algaze ve ekibi özellikle Ilısu Baraj
gölünü oluşturacak bölgenin önemli
bir bölümünde güvenlik nedeniyle araştırma
yapamamıştır. Buna karşın
örneğin bir Ilısu Barajı'nın
gölünde saptanabildiği kadarıyla
200 arkeolojik yerleşim kalacak. Yani
Hasankeyf antik kenti, bu baraj gölünün
altında kalacak önemli bir tarih
hazinesi ama yalnızca bir simge.
Karkamış barajının
bitimine iki yıl kaldı.
Ilısu
Barajı bugün başlarsa yedi yılda
bitecek. Acaba bu denli kısa sürede,
belki de uygarlık tarihinin önemli bir
bölümünün yeniden yazılmasına
yol açacak bir tarihin yattığı
bu topraklar sular altında kalmadan 'kurtarma
kazıları' bitirilebilecek mi?
Bazı
arkeologlara göre bu süre içersinde, böylesine
görkemli bir tarihi günışığına
çıkarmak olanaksız. Çünkü bir
ören yeri kazısı en az 10 yıldan
40 yıla kadar uzanıyor. Bu yüzden
bazı arkeologlar, bölgedeki zengin
tarihin kurtarılamayacağına,
yapılacak 'kurtarma kazıları'nın
aceleyle 'talan kazıları'na dönüştürülmesinden
endişe duyuyorlar.
Böylesine
zengin bir tarihin üzerine, örneğin
Ilısu Barajı neden yapılıyor
acaba? Tek sorun enerji ve sulama mı?
Bu sorunun yanıtını TAÇDAM'ın
Kültür Bakanlığı'na verdiği
raporda aramaya kalkarsak karşımıza
ilginç bir olgu çıkar. TAÇDAM
raporunda barajın bölgeye sulama
olarak sağlayacağı katkıyı,
elektrik olarak yapacağı üretimi
anlattıktan sonra ilginç bir noktaya
değiniliyor:
"Ilısu Barajı Dicle Nehri üzerinde
akışı düzenleyici olarak tek
baraj olma özelliğine sahip olacaktır.
Fırat ile beraber Dicle'nin de su
rejimi ülkemiz toprakları içinde
kontrol edilmesi stratejik açıdan çok
önemlidir."
Demek
ki, Hasankeyf antik kenti ile bölgede
bilinen 200 antik yerleşimi yutacak
olan Ilısu barajının bir yapılma
nedeni de Dicle'yi Türkiye toprakları
içersinde kontrol etmekmiş.
Tarihi
yok etmek suçu
Rapora
göre, bir başka nedeni daha var Ilısu
Barajı'nın yapılmasının:
"Bu
barajların ikinci stratejik önemi iç
güvenlik ile ilgilidir. Oluşturulacak
iki baraj gölü ile Cizre'den Bismil'e
kadar uzanan bir koridorda, iç güvenlik
bakımından sorunlu sayılabilecek
Şırnak, Siirt ve Hakkari illeri
arasında kalan bu kesimde her türlü
mal ve insan hareketini artıracak ve bu
akımların denetimi kolaylaşacaktır."
Demek
ki böylesine görkemli bir tarih hazinesi
bir de 'iç güvenlik' için bırakılacak
sular altında. Yani enerji için başka
bir alternatif bulunsa da bu baraj güvenlik
nedeniyle yapılacak.
Yani,
tarihsel süreç içersinde çok kısa
sayılabilecek bir zamanda değişme
olasılığı olan pek gelişmemiş
komşulara stratejik üstünlük sağlamak
için; demokratikleşme ve insan haklarına
saygılı olma yerine bir savaş
seçildiği için, belki de uygarlık
tarihinin yeniden yazılmasına
neden olabilecek tarihsel zenginlikler gün
yüzüne çıkartılmadan, hatta
yeri bile belirlenemeden karanlık
sulara gömülecek.
Buna
karar verenler de, uygulamaya destek olanlar
da, hiç sesini çıkarmayanlar da
tarihe hiç kuşku yok ki 'uygarlık
tarihinin eksik yazılmasına neden
olanlar' diye geçecek.