Ortadoğu'da
su stratejileri
Nil,
uzunluğu 6.670 km olup dünyanın
uzunluk itibarıyla 2. büyük nehridir.
85 milyar m3 debisi olup, Brundi, Ruwanda,
Uganda, Kenya,
Tanzanya, Orta Afrika Cumhuriyeti,
Etiopya, Sudan ve Mısır olmak üzere
9 ülkeden geçmektedir. Toplam sulama
havzası 2 960 000 km2'dir. Nil kıyısında
yaşayan insan sayısı 60
milyonu Mısır, 30 milyonu Sudan da
olmak üzere 90 milyon kişidir. Nil'in
en büyük kaynağı Etiopya olmasına
karşın bundan
yararlanamamaktadır. Mısır
toplam suyun %65'ini, Sudan % 22'sini
kullanmaktadır. Bugünkü statüko, 19
ve 20. yy.'da Ingiltere'nin dünyanın
en büyük tekstil üreticisi olduğu dönemde
pamuk kıtlığını
giderebilmek için Mısır'ı büyük
bir pamuk üreticisi durumuna getirme istemi
ile oluşmuştur. Mısır'a
Nil kaynaklarının % 66'sını
kullanma hakkını ilgili ülkelere
kabul ettirmiştir. Suyun kaynağı
olan ülkelere baraj yasağı koymuştur.
Mısır'da
dünyanın en büyük barajlarından
Asuan Barajı suya ilişkin en yanlış
yatırımlarından birisidir.
Çünkü bu baraj gölünün yılda 10
milyar m3 suyu buharlaşmaktadır.
Nil'in
önemi Mısır ordusu, parlamentodan
izinsiz, Nil'in akışında bir
engelleme söz konusu olduğunda askeri
müdahale yapabilme hakkını saklı
tutuyor olmasıyla da ortadadır.
Tarım üretimini Nil havzasında
gerçekleştiren Mısır, nüfusunun
yoğunluğu ülke topraklarının
%4'ünü kapsayan nehir kıyısı
boyunca yerleşmiştir. Ülkenin
geri kalan bölümü bilindiği gibi
çöldür. Mısır'ın yıllık
tatlı su kaynağı kullanım
miktarı 63 milyar m3'tür.
Geçmişte
bu coğrafyada suyun neden olduğu
1956 yılı savaşı yaşanmıştır.
Kızıldeniz'i Akdeniz'e bağlayan
Suveyş kanalını millileştirme
girişiminde bulunan Nasır rejimi,
önderliğini yaptığı
Arap camiasından destek sağlayabilmek
için Isaril'e saldırmıştır.
8 ay süresince Süveyş kanalı
uluslararası su taşımasına
kapatılmıştır.
Fransa ve Ingiltere'nin Mısır'a
ültimatom verip, ardından Mısır'ı
bombalamaları ile Birleşmiş
Milletler acil ateşkes kararı almıştır.
7 Mart 1957 yılında Sina yarımadasına
BM Barış Gücü yerleştirilmiştir.
Statükoyu değiştirmeye yönelik
her hamle dünya emperyalist güçlerinin müdahalesi
ile karşılaşmaktadır. Iç
savaşın yaşandığı
Sudan'da suyu kontrol etme fikrine sahip
politik güçler Mısır tarafından
engellenmektedir.Ayrıca Ingiltere'nin
kendi çıkarları için yarattığı
düzen Mısır tarafından devam
ettirilmiş ve tüm Nil'in geleceğine
ipotek koyan bir statüko yaratılmıştır.
Ürdün
ve Litani Nehri
Ürdün
nehri uzunluğu 360 km, sulama havzası
11.500 km2'dir.
Bu nehir, Ürdün ve Israil sınırını
oluşturarak Ölü Deniz'e dökülür.
Bu nehirden yararlanma payı şöyledir:
Ürdün % 54 ile 6.210 km2; Suriye %29,5 ile
3392,5 km2; Israil (Filistin dahil) %10.5
ile 1207,5 km2; Lübnan % 6 ile 690 km2.
Çok
uluslu, çok dinli ve çok problemli olan
bölgede,
su konusu başlı başına
bir sorun ve savaşlara neden teşkil
etmektedir. Bunlardan biri 1967 su savaşıdır.
Savaş öncesi bu havzadaki payı %
3 olan Israil, Batı Şeria'yı
işgal ederek bu payını
%10,5'e çıkardı. Bu savaşta
işgal edilen Golan tepeleri de
Israil'in en önemli su rezervlerini oluşturmaktadır.
Israil
dünyanın en modern su tekniklerini
kullanmakta, toprak altından damlama
metodu ile tarımda kullandığı
suyun kaybolmaması için elinden geleni
yapmaktadır. Bu yöntemler sayesindedir
ki Israil, Avrupa'nın "sera"sı
olarak nitelenmekte ve yaz kış
Avrupa'ya taze sebze meyve ve çiçek ihraç
etmektedir.
Israil
bölgede sahip olduğu sudan fazlasına
ihtiyaç duyan bir ülkedir. Suyun, Israil
ve Filistin arasındaki dağılımında
büyük bir dengesizlik vardır. Ayrıca
işgal altında tuttuğu Batı
Şeria
ve Gazze'deki su kaynaklarını
maksimum kullanmaktadır. Bir
Israillinin su tüketimi 375 m3 iken, işgal
altındaki topraklarda yaşayanların
tüketimi ise 640 ila 1480 m3 arasında
değişmektedir. Oysa ki işgal
altındaki bir Filistilinin kullandığı
su miktarı 107 m3'dür.
Bir
Yahudi'nin sulama amacı ile kullandığı
1m3'lük suya ödediği para 15 Agarot,
evlerde ise 23 Agarottur. Oysa ki bir
Filistinlinin ister evde kullanılsın
ister tarlada 1m3'lük suya ödediği
fiyat 70 Agarot'tur.
Golan
Tepeleri Israil'in 2.1 milyar m3'lük su tüketiminin
1/3'ünü karşılamaktadır. Dünya
Bankası verilerine göre Golan ve Batı
Şeria'daki kaynakların % 90'ı
Israil
%10'u Filistinlilerce kullanılmaktadır.
Israil
Suriye barış görüşmelerindeki
en önemli blokaj konusu yine su meselesidir.
Suriye Golan'ı kendisinin saydığı
ve su kullanımına kendisinin karar
vermesi gerektiğini söylerken, Israil
Golan tepelerinin Suriye'ye iadesi halinde
suyun kendilerine
akmasını şart koşmaktadır.
Ürdün
nehrinin kıyıdaşı olan
bir diğer ülke Ürdün su fakiri
ülkedir.
Yıllık 870.000 m3'lük suya karşılık
1.1 milyar m3 su tüketimi mevcuttur. Ülkede
2 büyük baraj 10 adet sulama amaçlı
rezerv mevcuttur. Ürdün 2000'li yıllarda
su açığını kapatabilmek
için;
1-
Amman şehir şebekesinde yarı
yarıya olan su kaybını önlemeyi
2-
Kullanılmış atık suyu
yeniden temizlemeyi (tahmini 200 milyon m3),
3-
Deniz suyunu arıtarak kullanmak üzere
70 milyon m3'lük bir tesis ve 2 baraj inşaatı
hedeflemiştir.
Lübnan
yakın hedefte su sorunu olmayan bir
ülkedir.
Suudi Arabistan yıllık su kaynağı
3.6 milyar m3, tüketimi 5,9 milyar
m3'tür. Su kıtlığını,
satın alarak ve deniz suyunu arıtarak
gidermektedir. Yemen'de yıllık su
kaynağı 3,4 milyar m3'iken
harcaması 4.6 milyar m3'dür. Birleşik
Arap Emirlikleri'nde 900 milyon m3 su kaynağına
karşın 2.7 milyar m3 su tütetilmektedir.
Kuveyt ise 500 milyon m3 su kaynağına
karşılık 1.1 milyar m3 su tüketmekte
ve aradaki devasa farklılıkları
şimdilik petrol gelirleri ile
kapatmaktadır. Yavaş yavaş tüketilen
petrol rezervleri şimdiden korkulu rüya
haline gelmiştir. Arap yarımadasında
yalnızca Umman görece daha iyi durumda
olup, stres altı ülkelere dahildir.
Ancak o da gelecekte su yokluğu çeken
ülkeler arasına girecektir.
Bölgede
Bahreyn ve Kuveyt'in kendi topraklarından
doğan su kaynağı mevcut değildir.
Bölge devletlerinden birisi olan Iran'ın
yenilenebilir su kaynağı 117,5
milyar m3'tür. 1995 yılı itibarıyla
kişi başına düşen su
miktarı 1719m3'tür. Bu rakamın
2025 yılında 974 ila 864m3; 2050 yılında
ise 817 ile 589 m3 'e düşeceği
tahmin edilmektedir. Iran yakın vadede
su stresine girecek ülkeler arasında
bulunmaktadır.
Türkiye
Türkiyenin
su kaynakları esas olarak 26 ırmaktan
elde edilmekte olup 193 milyar m3'dür. Başlıca
nehirleri Fırat, Dicle, Kızılırmak,
Ceyhan, Seyhan, Küçük ve Büyük Menderes,
Gediz, Ergene olup bu nehirlerin içinde
yanlızca Dicle ve Fırat ülkenin
toplam su kaynaklarının üçte
birini teşkil etmektedir. Yazıyı
icat ederek yazılı tarihi başlatan
Sümerler Fırat ve Dicle'yi "yaşamın
kaynağı ve tükenmez bir enerji
potansiyeli" olarak görmüşlerdir.
Kürdistan'ın mavi altını
suyun önemini kavrayan Türkiye, GAP adı
verilen çok geniş kapsamlı bir
proje başlatmıştır.
Fırat
ve Dicle üzerine anlaşmalar
Fırat'ın
suyu ilk defa 1921 yılında
uluslararası bir anlaşmaya konu
oldu. Bu Ankara anlaşmasıdır.
Fransa ve Ankara hükümeti arasında
Halep'in kuzeyindeki Küveik suyunun adil
bir paylaşımı konusunda yapılmıştır.
Bilindiği üzere Suriye o zamanlar
Fransız mandası altındaydı.
Su konusundaki 2. anlaşma 1923 Lozan
anlaşmasının 109. maddesidir.
Fırat ve Dicle havzasını
oluşturan Türkiye, Suriye ve Irak'ın
bir komisyon oluşturarak suya ilişkin
konuları bu komisyonda çözmeleri yönünde
kararlar alınmıştır. Ayrıca
Türkiye'nin bu nehirler üzerinde yapacağı
her türlü çalışma için, 29
Mart 1946'da Türkiye-Irak arasındaki
anlaşmanın 5. maddesinde Türkiye
Fırat ve Dicle üzerinde yapacağı
her çalışma için Irak'ı
bilgilendirme angajmanına girmiştir.
Fırat üzerinde Suriye'nin hakları
1930 Halep anlaşması ile düzenlenmiştir.
1962'den
bu güne bu 3 devlet arasında su paylaşımında
ortak çözüm için onlarca görüşme
ve anlaşma yapılmıştır.
1962-74
arası Irak-Suriye
1962-71
arası Suriye-Türkiye
1965-71
arasında üçlü görüşmeler yapılmıştır.
Bu
görüşmelerin kesin bir sonuca ulaşmamasının
esas nedeni her üçünün de Kürdistan'ı
paylaşmış olmasıdır.
Kürt sorunundan dolayı ortak bir çözüme
ulaşamamaktadırlar. 1966'da
Uluslararası Kalkınma Ajansı
ile yapılan kredi anlaşması
sonunda Türkiye, Suriye'ye Fırat'ın
sularından saniyede 350 m3 su bırakmayı
taahhüt etmiştir. 1987'de Türkiye-Suriye
ekonomik işbirliği anlaşması
ile saniyede 500 m3'e çıkarılmıştır.
Türkiye-Irak-Suriye
Türkiye
1964'de Fırat'a karşı Asi
nehrinin sularını paylaşmak için
bir anlaşma önerdi. Suriye 1938 yılında
Antakya'nın Türkiye'ye verilmesini
kabul etmediğinden, Asi nehriyle ilgili
tartışmaları reddetmiştir.
1965 yılında Irak, Suriye ve Türkiye'nin
Bağdat'ta yaptığı görüşmelerde
Irak Fırat'ın sularından yıllık
18 milyar m3, Türkiye 14 milyar m3, Suriye
13 milyar m3 talebinde bulundu. Bu da yıllda
32 milyar m3 su taşıyan suların
1.4 katıdır. Dolayısıyla
bu anlaşma yapılamamıştır.
1966'da
Baas partisindeki bölünme nedeniyle Fırat
ve Dicle'nin paylaşılmasına
ilişkin Suriye ve Irak arasındaki
ilişkiler daha da gerginleşmiştir.
Iki ülke arasındaki sınırlar
çok sorunlu hale gelmiş ve bu konuda
diğer Arap ülkelerinin çabaları
onları görüşmeye ikna
edememiştir. Büyük çabaların
ardından 1997'de Bağdat'ta yapılan
görüşmelerde Irak'ın Fırat
sularından
16 milyar m3 talebine karşılık
Suriye ancak 9 milyar m3 verebileceğini
bildirince anlaşma yapılamadı.
Nisan
1975'de Suriye Fırat üzerinde Tabka
barajında su tutmuştur. Bağdat
yönetimi Arap Birliği'ne Suriye
aleyhine karar aldırmak istemiştir.
Tabka baraj suyu 14.2milyon km3'dür. Barajın
gücü 860 mw'dir. Suriye, Türkiye'nin
Keban Barajı nedeniyle su miktarının
azalmış olduğunu ancak Türkiye'den
gelen suyun % 71'inin geçişine izin
verebileceğini söylemiştir.
Savaşa kadar tırmanan
gerginliğe 3 Haziran 1975'de Suudi
Arabistan'ın arabuluculuğuyla son
verilmiştir.
Uluslararası
Helsinki Sözleşmesine göre bir ırmağın
uluslararası su olabilmesi için en az
2 ülkeden geçerek denize ulaşması
ve su ulaşımı yapabilmesi
gerekmektedir. Türkiye bu tanımdan
yola çıkarak Fırat ve Dicle üzerinde
su taşımacılığı
yapılmadığından dolayı
bu nehirlerin uluslararası su
kategorisine giremeyeceğini dolayısıyla
her iki nehrin sularının kullanımında
kendisinin karar ve tasarruf yetkisi olduğunu
iddia etmektedir.
Buna
karşın Suriye ise denize ulaşmadan
önce suyun 2 ülkeden geçmesi yeterli
kriterdir tanımından yola çıkarak
Fırat ve Dicle sularından hak
istemekte, adil bir dağılım
talebinde bulunmaktadır. Askeri ve
ekonomik olarak daha güçlü konumda
bulunan Türkiye ise bu iki ülke ile hiç
biruzun vadeli anlaşmaya imza atmamakta,
geçici düzenlemelerle yetinmektedir.
1962-1988 arasındaki görüşmelerin
başarısızlıkla sonuçlanmasının
altında bu yatmaktadır. Türkiye'nin
bugüne gelinceye kadar su konusunda girdiği
tek angajman 1987'de Suriye ile imzalanan
saniyede 500 m3 su bırakılması,
anlaşmasıdır.
Irak'ın,
yıllık yenilenebilir su miktarı
106 milyar m3 olup bunun 80 milyar m3'ü
Dicle ve Fırat'tan sağlanmaktadır.
Dicle ve Fırat üzerinde kurulmuş
barajarın su kaynaklarının
yaklaşık % 80'ini teşkil eden
Fırat ve Dicle suları Irak için
hayati önem taşımaktadır.
Irak
Kıyıdaş
ülkelerin geçmişte olduğu gibi
su akışına sınırlama
getirmemelerini Irak, kazanılmış
hakkı olarak görmektedir. Bu iki nehri
ayrı ayrı 2 havza olarak ele
almakta ve bu çerçevede Dicle ve Fırat'ın
sularının ayrı ayrı
paylaşılmasını
savunmaktadır. Türkiye ve Suriye ise Fırat
ve Dicle'yi bir havzanın 2 ayrı
kolu saymaktadır. Dicle'nin büyük kısmının
Türkiye tarafından kullanılmadığından
ve bu nehrin büyük kısmının
Irak'tan geçmesinden hareketle Irak'a Dicle
sularının bırakılmasını,
Fırat'ın ise Türkiye ve Suriye
arasında görüşülmesini iddia
etmektedir. Ancak Irak bu iddiayı 3
nedenden dolayı reddetmektedir.
1-Dicle'nin
üst kısmındaki coğrafik
konumlanış bu nehrin yukarlarda
denetlenmesini çok güçleştirmekte
ayrıca eğimli arazilerden geçen
Dicle'nin sularını çok tuzlu kılmaktadır.
2)
Irak Dicle'nin sularını sulama amaçlı
kullanırken bile ona daha tatlı
bir su olan Fırat sularını
karıştırarak kullanmakta ve
topraktaki tuzlama faktörünü azaltmaya çalışmaktadır.
Irak'ın tarım arazilerinin büyük
kısmının coğrafik
nedenlerle Fırat havzasında
bulunması,
3)
Kendisinin de bir Kürt sorunu olan Irak,
suyun bu anlamda stratejik öneminin bilinci
ile Suriye'den çıkarak direk Irak
Araplarının yaşadığı
bölgeleri sulayan Fırat sularına
özel önem atfetmekte ve Dicle nehri üzerindeki
tasarruflarının uzun vadede
kurulacak Özgür Kürdistan devletince
denetlenme ihtimalini daima göz önünde
bulundurmaktadır. Çünkü Dicle nehri
Kürdistanın bir iç nehri konumundadır.
Türkiye Kürdistan'ın dan doğmakta
ve boydan boya Irak içerisinde Kürt yerleşim
yerlerinde geçerek Kürdistan'ı
sulamaktadır, bu nedenle Irak su
konusunda gelecekte Kürt'lere bağımlı
olmak istemediği için Fırat suları
üzerindeki hak iddialarından vazgeçemeyecektir.
Türkiye'nin
bu sular üzerinde kendi dileğince
tasarrufta bulunmasının en son örneği
GAP'dır. Çok büyük miktarlarda su
tutulmasını öngören bu projede
Dicle ve Fırat uluslararası su
kategorisinde ele alınmış
olsaydı önceden kıyıdaş
ülkelerin onayını almak
gerekecekti. Somut olarak Türkiye, Fırat
ve Dicle sularının kıyıdaş
ülkelerle paylaşımı yerine
bu konuda sektörel bir uzmanlaşma
önermektedir.
Yani yoğun ve büyük ölçekli sulama
teknikleri ile havzadaki diğer
devletlerin gıda ve elektrik ihtiyacını
karşılamayı önerirken
Irak'tan petrol istemektedir ki, buda Türkiye'nin
dış alımında en ihtiyaç
duyduğu ve dışa bağımlı
olduğu maddedir.
Suriye
Suriye
kullanılan tatlı su miktarının
%80'ini
elde ettiğinden Fırat onun
için vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Ayrıca
Suriye elektrik enerjisinin %60'dan fazlasını
yine Fırat üzerine kurduğu
hidroelektrik santrallerinden elde
etmektedir. Dolayısıyla GAP
projesinin başladığı günlerde
Suriye'de elektrik kesintilerinin zorunlu
olarak günde 15 saatin üstüne çıkması
iki ülke arasında korkunç gerilimlere
neden olmuş, Suriye'yi ziyadesi ile mağdur
etmiştir. Türkiye bu kozu en sonunda
PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan'ın
Suriye'den çıkarılması işleminde
de kullanmıştır. Yani Kürdün
kendi öz kaynağı olan Fırat
suları kaderin garip bir cilvesi olarak
kendine yapılan en büyük düşmanlığın
da öznesi olmuştur.
Suriye,
Fırat'ın sularının
kendilerine kalması noktasında Türkiye'yi
desteklemektedir. Suriye Israil ve Lübnan
cephelerinde asker bulundurma zorunluluğundan
dolayı Türkiye'ye karşı
herhangi bir ekonomik ya da askeri tehditte
bulunamamaktadır. Türkiye'yi en ciddi sorunu
"yumuşak karnı", "Kürt
sorunu"ndan yakalayarak su konusundaki
uzlaşmasız tutumundan caydırmaya
çalışmaktadır. PKK'nin 1984
Atılımını başlatmasıyla
kendi uzun vadede çıkarlarını
da zedelemeksizin PKK ile ilişkilerini
resmi düzeyde asla dile getirmeden, görüşmelerde
yıllardır "aba altından
sopa" gösterir misali bu kozu kullanmış
ve hatta '87 su anlaşmasını
da bununla elde etmiştir.
Bu
Suriye'nin su konusundaki dış
politikası idi. 1987 ve Ekim '98 arasında
Türkiye ile görüşmeler sıklaşarak
devam etmiştir. Türkiye Israil ile
askeri ve ekonomik bir dizi ve çok kapsamlı
anlaşmalar yapınca, ABD'nin de bölgede
"Pax Amerikana"(Amerikan barışı)
dayatmaları ile birlikte Suriye bu üçlü
güce boyun eğerek
PKK Genel Başkanı Abdullah
Öcalan'ın Suriye'den çıkarılışına
sessiz kalmış ve su sorunu yeni
bir aşamaya gelmiştir.