Kalkınma
ve politik çatışma unsuru olarak
FIRAT
VE DİCLE SULARI
Osman
Aytar
Bu
yazı, aynı başlıklı
bir çalışmanın Giriş ve Birinci Bölümünü kapsamaktadır.
1.
Giriş
Fırat
ve Dicle nehir suları, geçtiği
devletler arasında sürekli önemli
sorunlardan biri oldu. Bir yandan devletler
kendi kalkınma planlarında her iki
nehire büyük bir yer verirken, öte yandan
da birbirlerine karşı çatışmalı
sorunlarda nehirleri birer pazarlık
unsuru olarak kullanageldiler.
GAPın
Dicle ve Fırat nehirlerinin üzerinde
kurulması, Suriye ve Irakın bu
sular üzerinde kurdukları barajlar ve
diğer ihtiyaçları nedeniyle su
sorununun bölgesel önemini daha da artırdı.
Fırat ve Dicle suları, TC, Suriye
ve Irak arasında gittikçe daha çok
sancılı bir sorun haline geliyor.
TC, suyu Suriye ve Iraka karşı
bir koz olarak kullanıyor. Suriye ve
Irakı hem Kürdistana, hem de bölgesel
diğer bazı planlara ilişkin
olarak ortak paydalara çekmede, kaynakları
ülkemizde olan Fırat ve Dicle nehir
suları TC tarafından daha çok
kullanılır hale geldi. Geçmişte
Suriyenin PKKye desteğine
karşı Türkiyenin su kozunu hep
kullandığı bilinmektedir.
Iraka karşı aynı yoğunlukta
olmazsa bile önemli sorunlar yaşandı.
Son
dönemlerde onlarca İsrailli firmanın
GAPa ilgi gösterdiği ve bir dizi
proje ve öneri paketini TC hükümetine
sundukları basına da yansıdı.
Bazı firma yetkilileri ilişkileri
doğruladılar. Bunda PKK Genel Başkanı
Abdullah Öcalanın Türkiyeye
teslim edilmesinde İsrail devletinin
oynadığı rolün etkili olduğu
da iddia edilmektedir.
Yani
ülkemizin suları insanlarımızın
refahı yerine büyük bir pervasızlıkla
halkımızın Ortadoğudaki
ulusal uyanışına karşı
kullanılıyor. Gerçi ülkemiz
sularının devletlerarası çelişki
ve çatışmalara yolaçması
yeni değil. Asur ve Babiller arasındaki
çatışmaların temel bir
nedeninin de Fırat ve Dicle nehir sularından
daha fazla yararlanabilmek olduğu
bilinmektedir.
Konuya
ilişkin tartışmalarda
uluslararası sözleşme ve ulusal
hukuk mevzuatının bağlantıları
hep önde tutuldu, tutulmaktadır. Irak
ve Suriye, Türkiyeyi uluslararası
hukuka uymamakla suçlarken, Türkiye ise Fırat
ve Dicle suları üzerindeki ulusal
egemenlik haklarını kullandığını
defalarca ifade etti.
Kürdistandan
çıkan ve önemli bir bölümü onun
topraklarında akan Fırat ve Dicle
sularına ilişkin uluslararası
ve bölgesel boyutlu tartışma ve görüşmelerde
neredeyse tamamen görmezlikten gelinen Kürt
ve Kürdistan faktör halen de aynı
kaderi taşımaya devam ediyor.
Bazen kimi anlaşma ve sözleşmelerde
yer alan ifadelerin yorumlanmasında Kürt
ve Kürdistan sorunu ile Fırat ve Dicle
sularının kullanımı, yönetimi
ve dağıtımına ilişkin
bazı bağlantılar kurulabilse
de ihmal ya da diğer bir ifade ile
varolan sömürgeci statükoyu koruyup ona göre
tespitlere gitmede Lozanda bu yana temel
yaklaşımda değişen bir
şey yok aslında.
Ne
var ki devletlerin Fırat ve Dicle sularını
kendi iç ve dış politikaları
doğrultusunda paylaşma, talan ve
yağma etme politikaları sürüyor.
Öylesine bir süreç yaşanıyor ki
gerekli önlemlerin alınmaması
durumunda binlerce yıldır akıp
giden bu sular hem kirlenecek, hem de bu
kirlenmişliğiyle çevresini
kirletecek. Yine bu kirlenmişlik sürecinin
yanında önemli tarihi ve kültürel
mirasımız de tehdit altında.
Keban, Karakaya, Atatürk ve Birecik
barajları sularına gömülen
tarihi ve kültürel mirasımıza,
önlenmezse gömülme tehditi altında
bulunan Hasankeyf de katılacak.
Burada
iki boyutlu bir sorunla karşı karşıyayız.
Birincisi, Fırat ve Dicle sularının
paylaşım, kullanım ve dağıtımında
Kürt faktörü tamamen dışlanmış
durumda. Bu sadece ülkemizdeki egemen statü
ile açıklanamaz. Kürt ulusal güçlerinin
konuyla ilgili politikası olarak adlandırılabilecek
bir su politikasına sahip olmamaları,
önemli etkenlerden biridir. Burada
bir Kürt perspektifi yada genel olarak Kürt
politikası gerekir.
Sorunun
diğer boyutu da su ile ilgili mevcut
politikaların kendisiyle birlikte
getirebileceği genel olarak çevre
sorunlarıdır. Yani Kürdistan
sularında Kürtsüz sürdürülen paylaşım,
kullanım ve dağıtım
kavgası, bilinen bazı siyasal sonuçları
yanında, doğal ve tarihi çevreye,
insan yaşamına doğrudan
etkilerde de bulunuyor.
Böylesi
bir perspektiften hareketle, konunun siyasal,
ekonomik, toplumsal ve kültürel boyutlarının
ele alınması açısından
bu araştırma, birbirleriyle de doğrudan
bağlantılı olan iki temel bölüm
halinde yapıldı. Birinci bölümde
sürdürülebilir kalkınma perspektifi
çerçevesinde Fırat ve Dicle sularının
Türkiye tarafından GAP projesi kapsamında
kullanımı değişik açılardan
irdelenmektedir. Kürdistan sularında
öteden beri Kürtsüz süren siyasal kavga
ve çatışmalar, konunun yakın
tarihsel arka planı, hukuksal boyutları
ve tablodaki Kürt unsuru da ikinci bölümde
ele alınmakta.
BİRİNCİ
BÖLÜM
1.
Sürdürülebilir kalkınma ve su
Kalkınma
konusunda dünyada önemli tartışmalar
yapılıyor. Su da değişik
boyutlarıyla kalkınmaya ilişkin
her platformun ayrılmaz bir parçası
durumunda. Türkiye bir taraf olarak bu
alandaki önemli bazı anlaşma ve sözleşmelerin
imzacısı olmasına rağmen
bunun gereklerini yapmıyor. Hele sorun
Kürt ve Kürdistan ile ilgili ise bu
umursamazlık ve sorumsuzluk daha bir
artıyor.
Kalkınma
alanında her gün geçtikçe daha bir
önem kazanan yaklaşımlardan biri
de sürdürülebilir kalkınma (1)
olarak adlandırılan yeni bir anlayış
ve yaklaşım tarzıdır. Sürdürülebilir
kalkınma, kalkınma ve gelişme
ile ilgili hemen hemen her uluslararası
anlaşma ve sözleşmede giderek
yerini almakta, tartışma konularının
başında gelmektedir. Bunun
gereklerinin nasıl yerine getirileceği,
siyasal ve ekonomik sistemlerle ilişkisinin
ne olduğu gibi sorunlar tartışma
konularının başında
gelmektedir. Öyle görünüyor ki bu yaklaşım
tarzı daha çok gündemde kalacak gibi.
Peki
nedir sürdürülebilir kalkınma?
Sürdürülebilir
kalkınmanın tanımı,
Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde
oluşturulan Kalkınma ve Çevre
İçin Dünya Komisyonu ki Brundtland
(2) Komisyonu olarak da bilinmektedir
tarafından 1987 yılında yayınlanan
Ortak
Geleceğimiz adlı raporda
sistematize edildi. Bu rapora göre sürdürülebilir
kalkınma; gelecek nesillerin ihtiyaçlarının
karşılanması olanaklarını
tehlikeye sokmadan günümüzün ihtiyaçlarını
karşılayan bir kalkınmadır.(3)
Çevre
ve kalkınmaya ilişkin olarak BM
tarafından Hazıran 1992de Çevre
ve Kalkınma Konferansı adı
ile Brezilyanın Rio de Janerio
kentinde yapılan ikinci(4) konferensta
diğer bazı belgelerin yanında
Agenda 21 adı ile bir etkinlikler
programı kabul edildi. BM, Aralık
1992deki genel kurul toplantısında
herhangi bir çekince koymadan bu programı
kabul etti. Agenda 21de kalkınma ve
çevreye ilişkin çok tespit var. Özellikle
sekizinci bölüm ki program, plan ve
projelerin kararlaştırılması
sürecinde çevre ve kalkınmanın
entegrasyonuna ilişkindir, GAP benzeri
projeler için makul görüş ve önerileri
içeriyor. Çevre
ve kalkınma ilişkisi ve bu tür
projelerde kamuoyunun katılımı
açıkça ifade edilmektedir.
Rio
de Janerioda kabul edilen belgelerden
biri de Rio Deklerasyonudur. Bu
deklerasyon, Agenda 21 ve diğer
belgelerin çerçevesini genel olarak çizmektedir.
Deklerasyon 27 prensipten oluşuyor ve
her ne kadar bazıları arasında
kimi çelişkiler varsa da bunlarda
insan, kalkınma ve çevre ilişkileri
değişik açılardan ele alınıyor.
Sürdürülebilir
kalkınmanın yorumlanması ve
somutlaştırılması için
yoğun çabalar var. Denilebilir ki böylesi
bir kalkınma için hangi faktörler önemli
ve bunların nasıl değiştirilmesi
gerekir? Her ne
kadar faktörlerin uygunluğu ülkelere
ve zamana göre değişse de yine
yorum ve önerilerden bazı genel
prensipler çıkarılabilir.
Bir
araştırmaya göre, şu faktörler
önemli ve birbirlerini etkiliyor: Ekonomi,
askeri çatışmalar, teknik, bilim,
motivasyon, demokrasi, nüfus, yaşam
stili, eşya kullanımı ve bölüşümü.(5)
Bir
başka araştırmaya göre, dört
temel koşulu var böylesi bir kalkınmanın:
-
topraktan çıkarılan maddelerin
titizlikle kullanılması
- insanlar tarafından yapılan
maddelerin titizlikle kullanılması
- bitki ve hayvan türleri ile doğanın
titizlikle kullanılması
- doğal zenginliklerin adaletli ve
effektif bir biçimde kullanılması
ve bölüşülmesi.(6)
Tüm
bu perspektiflerden hareketle ki çoğu
Türkiyenin de taraf olduğu anlaşmalarda
da yer almakta, GAP ve benzeri projelere bakıldığında
tehlike potansiyelinin ne denli büyük olduğu
görülebilir.
2.
Genel olarak baraj ve santral problemleri
3.
Çevre duyarlılığı
4.
Doğal ve insani yaşama olası
etkiler
5.
Tarihsel-kültürel mirasa tehdit
6.
Merkezine insanı almayan kalkınma