5.
Tarihsel-kültürel mirasa tehdit
TCnin
ülkemizin tarihsel ve kültürel uygarlık
mirasına düş-manlığı
hiç kuşkusuz yeni değil. Geçmişten
beri, ülkemizin sahne olduğu uygarlıkların
açık kanıtları olan yapı
ve kalıntılar sistemli bir biçimde
yokedildi. Bazı yapı ve taşlar
üzerindeki yazılar kasıtlı
bir biçimde kazıtıldı ve böylelikle
ülkemizin tarihsel geçmişi bir
belirsizliğe sürüklenmek istendi.
Resmi ideolojinin temsilcileri, Kürtlerin
Mezopotamyanın en eski yerleşik
halklarından biri olduğu gerçeğini
gözlerden saklamak ve beyinlerden silmek için
her yola başvurdular. Tarihsel ve kültürel
değerlere karşı yoketme çabaları,
böylesi anlayışın bir parçaşı
olarak gündeme geldi.
Keban
Barajının inşasıyla
ülkemizin erken tarihine ilişkin ka-lıntıları
barındıran birçok yer sular altında
kaldı. Sürdürülen kurtarma kazılarıyla
ortaya çıkarılanlar küçük bir
bölümü oluşturuyor. GAPta da aynı
sorumsuzluk sürdüğü için sadece ülkemiz
için değil, bütün Ortadoğu
halklarının erken tarihleri için
önemli kalıntıları barındıran
yerlerin sular altında kalmalarında
hiç bir sakınca görülmedi. Böylesi
yerlerin sular altında kalmaması
olanaklı iken bunu yapmayanların,
kurtarma çabalarını yeterince sürdürecekleri
beklenemez.
Anadolu,
Kültür ve Toplumsal Gelişme
Sempozyomu adıyla TMMOB Mimarlar
Odası Genel Merkezi tarafından 7-9
Eylül 1989 tarihlerinde Mardinde düzenlenen
toplantıya katılan kimi konuşmacılar,
ülkemizin geri bıraktırılmışlığının
temel nedenleri ve çözüm yolları
konusunda temel halkayı görmeseler
veya görmek istemeseler de, GAPla yaşanan
ve yaşanacak bazı sorunları
ortaya koydular. TCnin tarihsel ve kültürel
mirasımızı dikkate almayan, büyük
kültürel ve toplumsal erozyonlara yolaçabilecek
politikalarını bazı yönleriyle
gözler önüne seren sempozyum sonunda yayınlanan
Sonuç Bildirgesinde, diğer bazı
öneriler yanında şanlıurfa,
Harran, Mardin, Midyat ve Hasankeyf kültürel
değerlerinin çağdaş uygarlığa
kazandırılması için proje önerisinde
bulunuluyor.
GAP
kapsamındaki baraj sularına gömülen
ve gömülecek tarihsel-kültürel mirasa
gelince. Samsat antik kenti, Atatürk Barajı
sularına gömülmeye başladı.
Hasankeyf antik kentimiz ise halen plan ve
etüt aşamasında olan Ilısı
Barajının suları altında
kalacak. Bilindiği gibi tamamlanan
Karakaya Barajı sularına da birçok
antik yerleşme yeri gömüldü. Elazığ
ili Baskil ilçesi Bilaluşağı
köyü sınırları içinde
kalan şemsiyetepe Höyüğü,
Malatyanın İmamlı (İmamoğlu)
köyü yakınlarındaki Değirmentepe
Höyüğü ve Malatyanın Meydancık
köyü yakınlarındaki Köşkerbaba
(Göçkerbaba) Höyüğü, Karakaya
Baraj suları altında kalan belli
başlı bazı antik yerleşme
yerleridir. Özellikle Helenistik döneme
ait mağaralarıyla ünlü ve bir bütün
olarak açık hava müzesi durumunda
olan Hasankeyfin sular altında
kalması, geniş çevrelerin de
tepkisini çekiyor.
Başta
Samsat olmak üzere Karakaya Barajı
sularına gömülen höyüklerde yapılan
arkelojik kazılarda ortaya çıkarılanlar
bile, GAPla nasıl bir kültürel ve
tarihsel mirasın yokedildiğini gösteriyor.
Ortaya çıkarılan arkeolojik
eserler, GAP yöresinin en eski yerleşme
yerlerden biri olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Bilindiği
gibi Samsat ve Hasankeyf antik kentlerimiz
uzun bir tarihi geçmişe sahiptirler ve
çeşitli mezopotamya uygarlıklarına
sahne oldular. Eski adı Samosata olan,
Araplar döneminde Sümeysat adını
alan bugünkü Samsat kenti M. Ö. 69 yılında
kurulan Kommagene Krallığına
başkentlik de yaptı. Bu krallığın
kurucusu olan I. Antiochosdan sonra beş
kral daha bu yörede toplam 141 yıl hüküm
sürdü. Nemrut dağında bulunan
mezarın I. Antiochos tarafından
yaptırıldığı söylenmektedir.
Belli aralıklarla Sümer, Hurri, Hitit,
Mitanni, Med, Asur, Pers, Roma, Arap ve Selçuklu
yönetimlerinin eline geçen yöre, Osmanlıların
eline geçtikten günümüze kadar hep Türk
yönetimlerinin elinde kaldı. Samsat,
belli dönemlerde beylikler tarafından
da yönetildi.
Adıyaman
il sınırları içinde GAP
baraj suları altında kalacak
tarihi eserlerin başlıcaları
şunlardır: Höyük ve düzyerleşmeler
olarak Kahtadaki Ancoz Höyüğü ve
Samsatdaki eskitaş kaya mezarları;
türbeler olarak Arslan Paşa Türbesi,
Hacı Hasan Türbesi, Hacı Yusuf Türbesi,
Mehmet Gazi Paşa Türbesi; yazıtlar
olarak Eskitaş köyü, Han yöresindeki
hiyeroglifli yazıtlar; tarihi evler
olarak, Bekir Çetin Evi, Kadir Aslan Evi,
Mustafa Kuran Evi, Nazif Toprak Evi ve Nuri
Satıcı Evi; mescitler olarak,
Hasan Ağa Mescidi ve Tepeönü Mescidi.(40)
Ilısu
Barajı suları altında kalacak
Hasankeyf de uzun bir tarihi geçmişe
sahiptir. Hasankeyf, ülkemizin eski yerleşim
birimlerinden birisidir.
Klasik ilk çağda Cepha (Cefa)
adı verilen şehir Khalkedon (şimdiki
Kadıköy) Konsili kayıtlarında,
bir Süryani piskoposluğunun merkezi
olarak geçer. Bazı kaynaklar o dönem
burada çok sayıda kilisenin olduğunu
belirtmektedirler. Dönem dö-nem Abbasiler,
Hamdaniler, Mervaniler ve Artukoğullarının
eline geçen Hasankeyf, Artukoğullarına
başkentlik de yaptı.
Hasankeyfte bulunan mağaralar ve bu
mağaraların genel olarak savunmaya
elverişli oluşu dikkatlerin bu
kent üzerinde yoğunlaşma-sına
yol açtı. Bir dönem İlhanlılar
tarafından yağmalanıp tahrip
edilen Hasankeyf onaltıncı yüz yıl
başlarında İran
Safevilerinin eline geçtiyse de bu uzun
sürmedi ve 1516 yılında Osmanlılar
tarafından alındı.(41)
Hasankeyf,
millattan önce de Samsat gibi değişik
yönetim-lere sahne oldu. Bu nedenle
Hasankeyf, haklı olarak bir açık
hava müzesi durumunda olan bir antik
kenttir. Hasankeyfdeki bazı yapılar
yıkık da olsa günümüze kadar
geldiler. Kent kalesi, Dicle nehrinin güneyinde
bulunan yüz metre yüksekliğindeki
tepededir. Bazı kaynaklara göre kale içinde
geçmişte birçok yapı bulunmasına
karşın sadece Ulu Camii günümüze
kadar kalabildi. Ulu Camiiden başka
kentte bulunan belli başlı bazı
yapılar şunlardır: Kentin
kuzeyinde bir tepe üstünde bulunan İmam
Abdullah Zaviyesi, kuzeybatıda bulunan
Zeynel Bey Kümbeti, kentin alt tarafında
Dicle nehri üzerinde bulunan yıkık
Hasankeyf Köprüsü ve yıkıntıdan
kalan bölümleri de toprakla örtülmüş
bulunan Hasankeyf Sarayı.
5.1
Aşağı Fırat kazıları
Aşağı
Fırat Eserleri Kurtarma Projesi çerçevesinde
yapılan kazılarda GAP kapsamındaki
baraj suları altında kalan ve
kalacak tarihi yerleşme yerleri büyük
bir yer tutmaktadır. Başta Atatürk
Barajı ve Karakaya Barajı olmak üzere,
Fırat nehri üzerinde kurulan ve
kurulmakta olan barajlarla tarihsel-kültürel
mirasımızın önemli bir kısmı
yokediliyor.
Kazılarla
ortaya çıkarılan arkeolojik
eserler ve diğer kalıntılar,
GAP yöresinin en eski yerleşme alanlarının
başında geldiği gerçeğini
bir kez daha kanıtlamaktadır.
Sözü edilen kazılarda, Çayönüde
elde edilen buluntuların ait olduğu
çağ evresine halen ulaşılmasa
da, özellikle Değirmentepe Höyüğünde
Kalkolitik Obeyd evresine ait bol miktarda
buluntunun elde edilmesi; bakır ergime
fırınlarına rastlanması;
günümüze kadar bozulmadan kalabilen kerpiçten
yapıların, yerleşik yaşama
ait çanak-çömlek, tandır, fırın
ve ocakların bulunması, yörenin o
dönemlerde bile yoğun bir yerleşime
sahne olduğunu göstermektedir.
Arkeolojik
kazılarda ortaya çıkarılan
tarihsel-kültürel eserler, yörede
bulunanların küçük bir bölümünü
oluşturuyor. Çünkü yerleşme
yerlerinin sulara gömülmesi önlenemediği
için, ülkemizin sahne olduğu uygarlıklara
ilişkin kalıntılar daha tam
incelenemeden yokedilmiş oluyor. Bazı
arkeolojik eserlere ilişkin tespitlerde
de resmi ideoloji lehine değişiklikler
yapılabiliyor.
Geçmişte
ister Sümer, Hitit, Urartu, Asur, Babil,
Med ve Perslerin egemenliğinde olsun
gerekse sonraları Roma, Bizans, Arap,
Selçuklu ve Osmanlıların yönetimlerinde
olsun Kürdistanda yaratılan uygarlık
değerleri, Kürdistan tarihsel-kültürel
mirasının birer parçalarıdır.
Kürt halkının tarihsel öncülleri
ile sınırlı olmayan böylesi
yaklaşım, tarihsel-kültürel
mirasımızın korunması ve
yaşatılması, ülkemizin ve
GAP yöresinin tarihsel geçmişinin iyi
bilinmesi için gerekli ve zorunludur.
Tarihsel-kültürel
mirasımızın nasıl
sorumsuzca yokedildiği ve yokedilmeye
devam edildiğinin daha iyi anlaşılması
için, sular altında kalan ve kalacak
bazı alanlarda yapılan arkeolojik
kazılarla ortaya çıkarılan
buluntuları ve bazı tarihi gerçekleri
kısaca da olsa ele almakta yarar var.
5.2
Samsat kazıları
Atatürk
Barajının sularına gömülen
Samsat antik kentindeki çalışmalar
1978 yılında başladı. Çeşitli
dönemlerde yapılan kazılarda
(42), M. Ö. İkinci binin ilk yarısı,
Orta Tunç Çağına (OTÇ) ait
önemli kalıntılara rastlandı.
Geç Hitit devrine ait hiyeroglili kitabe
parçaları (Resim 1), Asur devrinden
kalma bir vazo içinde özenle saklanmış
olan bronzdan yapılmış bir çekirge
heykelciği (Resim 2) ve sırlı
bir tuğla parçası (Resim 3)
bunlar arasında sayılabilir. Yeni
Babil devrinin (M. Ö. 625-539) sevilen
motifler, yani tanrı sembolleri karşısında
tapınan insan tasvirlerinin yüzünde
bulunduğu iki mühür, Geç Asur sanatının
geç evresine, belki de II. Sargon (M. Ö.
721-705) zamanına ait bir mühür kazılarda
elde edilen diğer bazı buluntulardır.
Geç Asur dönemine ait olduğu sanılan
mühürde tasvir edilmiş olan sahnede,
bir kayık içindeki podyum üstünde
oturup, sağ elinde hilal, solunda omega
işareti tutan ve büyük bir olasılıkla
Harran Ay Tanrısını temsil
eden figürün huzurunda tapınan bir
kral bulunmaktadır.
Samsat
kazılarında Roma ve Helenistik çağın
sonlarında yani, M. Ö. birinci yüzyılda
büyük eserler yaptırmış
olan I. Antiochosun babası
Mitradates Kallinikos (M. Ö. 100-70) tarafından
yapıldığı sanılan
sarayın kalıntıları
bulundu. Bu döneme ait mozayik parçaları
(Resim 4), Mitradates Kallinikos sikkeleri (Resim
5) ve heykeltraşlık eserlerine (Resim
6) rastlandı. Kazılarda
ayrıca saraydan daha eski olan katta,
Erken Helenistik döneme ait kalıntılar
da bulundu.
Samsat
aşağı şehir surlarında
Bizans ve İslam dönemlerine ait kalıntılar
bulundu. Surların M. S. birinci yüzyılın
son çeyreği ve ikinci yüzyılda
yapıldığı söyleniyor.
M. S. 200 yılında Roma devrinde
yapılmış olabileceği sanılan
ve sonraki dönemlerde de uzun süre kullanılan
Samsat Su Yolu da ayrıca üzerinde
durulması gereken bir kalıntıdır.
Bu su yolu ile, Kahta çayından alınan
su, Fırat Nehri boyunca, 40 kilometre
uzaklıktaki Samsat kentine götürülüyordu.
Kazılarda,
Salahaddin Eyyubinin kenti ele geçirmeden
önce, Samsatta hüküm süren
Artuklulara ait bir kitabe (Resim 7), Selçuklu
ve Eyyubi döneminden kalma figürlü lüsterler
(Resim 8), bir tabak (Resim 9) ve sırlı
bir sehpa (Resim 10) da bulundu.
1983
yılı kazı mevsiminde
Helenistik döneme ait katta, bir beze sarılı
olarak bulunan define, gümüş sikkeler,
altın ve gü-müş ziynet eşyası,
inci ve kiymetli taşlardan yapılmış
boncuklardan oluşuyor. Gümüş
sikkeler, 340 tanedir ve sırasıyla
Emevi, Abbasi, Samani, Hamdani ve Büveyni
devletlerine aittir. Emevilere ait 6
sikkeden birinin hangi halifeye ait olduğu
tespit edilemedi.
Emevilere
ait sikkelerde ismi geçen halifeler şunlardır:
1-
El-Velid bin Abdülmelik. 86-96.
H (705-714. M)
2- Süleyman bin Abdülmelik. 96-99.
H (714-717. M)
3- Hişam bin Abdülmelik. 105-125.
H (723-742. M)
Abbasilere
ait sikkelerde ismi geçen halifeler şunlardır:
1-
Ebu Cafer Abdullah el-Memun. 198-218.
H (813-833. M)
2- Ebul Abbas Ahmed el-Mustain billah. 248-251.
H (862-865. M)
3- Ebul Abbas Ahmed el-Mutazıd
billah. 279-289. H
(892-902. M)
4- Ebu Muhammed Ali el-Muktefi billah. 289-295.
H (902-907. M)
5- El-Muktedir billah ebul Fazl Cafer bin
Ahmed. 295-320. H (907-932. M)
6- Ebu mansur Muhammed el Kahır billah.
320-322. H
(932-934. M)
7- Ebul Abbas el-Razi billah. 322-329.
H (934-940. M)
8- Ebu kasım Abdullah el-Mustekfi
billah. 333-334. H
(944-945. M)
Samani
sikkesi tek örnek olup, sikkede halife
Ahmed bin İs-mail. 295-301. H (907-913.
M) adı yeralıyor. Hamdani
sikkelerin-de ise, Nasır el-devle ebu
Muhammed ve Seyf el-devle ebil Hasan
halifelerinin ismi geçiyor. Büveyhilere
ait sikkelerde, Muiz el-devle ebul Hüseyin
Ahmed, Rükn el-devle ebu Ali Hasan ile
İmad el-devle Hasan Ali, rükn el-devle
ebu Ali Hasanın adı geçiyor.
Sikkelerde,
Vasıt, Suk el Ahvaz, Medinetül Selam (Bağdat),
Basra, Surramen Raa (Samarra), şiraz,
El-Rafika, Ermeniye, Tarsus, Nusaybin,
Semerkand ve Küfe darphanelerinin adı
geçiyor. (Resim
11)
1984
yılı kazı döneminde de üzerlerinde
Ebul Cafer Harun el-Reşid. 170-193.
H (786-809. M) ve Ebul Fazl Cafer el
Mutevekkil alallaha. 232-247. H (847-861.
M) halifelerinin ismi bulunan 3 adet altın
Abbasi sikkesi bulundu.
Samsat
Definesinde som altından yapılmış
bilezikler (Resim 12), altın gerdanlık
(Resim 13), altın küpeler (Resim 14),
altın kaplamalı gümüş
bilezikler (Resim 15), gümüş halhal (Resim
16) da bulunmaktadır.
5.3
Şemsiyetepe kazıları
Karakaya
Barajı suları altında kalan
şemsiyetepe Höyüğün-deki kazı
çalışmaları 1978 yılında
başladı. 1985 yılına
kadar yapılan kazılarda (43), çeşitli
dönemlere ilişkin kalıntı ve
buluntulara rastlandı. Demir Çağı,
İlk Tunç Çağı (İTÇ)
ve Kalkolitik Çağa ait çanak-çömlek
parçaları bulundu. Keban-Altınova
kazılarından en çok Yeniköy, Norşuntepe,
Korucutepe ve Tepecik yörelerin-de görülen
boyalı eşyaların benzerlerine
şemsiyepede de rastlandı.
İTÇ
evrelerine ait kalıntı ve
buluntular, şemsiyetepenin o dönem
yoğun bir yerleşmeye sahne olduğunu
göstermektedir. İTÇ evrelerine ait çanak-çömlek
parçaları (Resim 17 a-c), OTÇ
evrelerine ait çanak-çömlek parçaları
(Resim 18), aralarında insan figürleri
de bulunan değişik biçimde figürler
(Resim 19), İTÇ III ve II kültür
evrelerine ait olduğu sanılan
demir bıçak ve başı portakal
dilimini andıran tunç iğne (Resim
20), Demir Çağına ait olduğu
sanılan kırmızı boyalı
testicik (Resim 21) gibi buluntularla
birlikte, taş konut kalıntıları,
ocaklı oda ve fırın kalıntıları,
yörede yoğun yerleşmenin göstergesidirler.
5.4
Değirmentepe kazıları
Değirmentepe
kazıları da 1978 yılında
başladı. 1984 yılına
kadar yapılan kazılarda (44), M.
Ö. beşinci binyılın ikinci
yarısı ve dördüncü binyılın
başlarına tarihlenen döneme ilişkin
(Kalkolitik Obeyd evresi) çeşitli
buluntulara rastlandı.
Karakaya
Barajı sularına gömülen Değirmentepe
Höyüğünde yapılan kazılarda,
İTÇ evresine ait çanak-çömlekler,
çeşitli mezar kalıntıları,
Demir Çağına ait bir ok ucu ve
kase, Kalkolitik Çağa ait çok sayıda
kase parçaları, yontma taş
aletleri, kerpiçlerden yapılmış
erzak sandıkları ve çukurlar,
İTÇ evresinde yapılmış
kerpiç evler ve bu evlerin fırın
ve ocakları, taş temelli ev kalıntıları,
bakır ergitme fırınları,
çeşitli damga mühürler, bazı
takılar, kemikten yapılmış
bazı aletler, bulunan belli bazı
kalıntı ve arkeolojik eserlerdir.
Ortaçağ-Son
Roma, Demir Çağı, İTÇ ve
Kalkolitik Obeyd evresine ait kalıntı
ve buluntuların görüldüğü Değirmentepedeki
kerpiç yapıların günümüze
kadar çok sağlam olarak kalmış
olmaları, o dönem mimarisindeki ustalığın
kanıtı olsa gerek. Bakır işlemede
kullanılan ergitme fırınlarının
varlığı, Çayönü kazılarında
rastlanan bakırcılığın
uzun geçmişine ilişkin kanıtları
güçlendirmektedir. Yine, kalıntı
ve buluntular, Değirmentepe yöresinin
de çok önceleri yoğun bir yerleşmeye
sahne olduğunu göster-mektedir.
Değirmentepede
rastlanan Kalkolitik Obeyd evresine ait
kerpiç yapılar (Resim 22); çeşitli
kaplar (Resim 23); kap kapama, tıpa, tıkaç,
taş boncuk gibi küçük buluntular (Resim
24), Demir Çağı ve Kalkolitik
Obeyd evresine ait buluntular (Resim 25 a-d);
Kalkolitik Obeyd evresine ait kemik bizler
ve kemikten yapılmış delikli
bir mekik (Resim 26 a-b); Demir Çağına
ait bakır-tunç yüzük ve bilezikler,
ok uçları, keskiler, bıçak
sapları, emzikli çömlek gibi küçük
buluntular (Resim 27), Değirmentepe yöresindeki
yoğun yerleş-menin kanıtlarıdır.
5.5
Köşkerbaba kazıları
Karakaya
Barajı suları altında kalan Köşkerbaba
(Göçkerbaba) Höyüğündeki kazılar
1978 yılında başladı. Höyükte
yapılan kazılarda (45), Demir Çağı
ve İTÇ III B evresine ait taş
temelli ve kerpiçten yapılmış
yapı kalıntılarıyla
birlikte M. Ö birinci binyılına
tarihlenen çanak-çömlek parçaları,
Urartu dönemine ait bazı yapı kalıntıları
bulundu.
Üzerlerinde
keçi, ağaç dalı veya kuş
motiflerinin işlendiği boya
bezekli kaplar, Malatyadaki
Arslantepede, Elazığ-Keban yörelerinde
ise şemsiyetepe başta olmak üzere,
şimdi Keban baraj gölü altında
kalmış Norşuntepe, Korucutepe,
Tepecik, Han İbrahim şah, Yeniköy,
Değirmentepe gibi yerleşim alanlarında
rastlanan çanak-çömlek türleriyle büyük
benzerlik göstermektedir.