MEZOPOTAMYA'NIN
KADINLARI HASANKEYF UĞRUNA YANDI!
Celal
Başlangıç
Radikal,
15.7.2000
Ressam
ve heykeltıraş Sait Keleş,
Hasankeyf'i yok edecek Ilısu Barajı'nın
yapımını protesto için
Ankara ve Diyarbakır'da sergilediği
33 adet tablosunu Hasankeyf'te yaktı. Gözaltına
alındı, bir gece hücrede kaldı.
'Pişman değilim' diyor Keleş,
'Yine yapar, yine yakarım'
Kendini
bir anda Batman'daki jandarma karakolunda
bulmuştu. Hücreye atarlarken kemerini
almışlardı. En çok "Hangi
örgüttensin" diye soruyorlardı.
Hücreye koymadan önce hastaneye götürüp
'sağlam' raporu almışlardı.
Acıkmıştı. Yemek
istedi. Bisküvi getirdiler. Sabah savcılığa
çıkacaktı. Suçu 'kendi
resimlerini yakmak'tı. Aslında
kesin kararını aylar öncesinden
vermişti. Hiçbir güç yolundan döndüremedi.
1995'ten bu yana yaptığı tüm
resimleri yakacaktı. Ama öyle 'uyduruk'
resimler olmadığını görmeliydi
insanlar önce. Bir insanın antik bir
kent uğruna yaktığı
resimlerin neler olduğu iyi
bilinmeliydi. Bu yüzden beş yıllık
çalışmalarını önce
Ankara'daki galeri Zerdüşt'te
sergiledi. Bu dördüncü kişisel
sergisiydi; 'Insandan Isyana, Isyandan
Renklere'. Sonunda da bir ressamın
isyanına aracı olacaktı bu
resimler.
Sivas'ın
Imranlı'sında doğmuştu.
Ailesi 'Dersim sürgünü'ydü. 1970 doğumlu.
okuduğu Endüstri Meslek Lisesi'nden atılınca,
liseyi dışarıdan bitirmiş.
Mimar Sinan Üniversitesi'ne girmiş
daha sonra. Oradan da atılmış.
"Gazi Üniversitesi'ne üçüncü
olarak girdim" diyor "Resmi
biliyordum. Bu yüzden heykel bölümünü
seçtim."
Hep kadınlar vardı resimlerinde.
Dedesi Fendo ile babaannesi Melek'in 1940'lı
yıllarda siyah bir örtünün önünde
çekilmiş fotoğrafına ya da
annesi Elmas'ın cüzdanından çıkardığı
portresine bakanlar çok daha iyi anlardı
Sait Keleş'in başlarındaki
fes üzerine örtülmüş fescitli; asi
bir gurur ve onuru yansıtan, gözleri 'bir
mühür gibi kapalı' kadınlarını.
"Hangi bölgede olursa olsun Koçgiri aşiretinin
kadınları böyle giyinir. Işin
ilginci, bu örtünmenin dinle ilgili
olmamasıdır. Çünkü Laleç'teki
Yezidi kadınlar da aynı biçimde
giyinir."
Kadınların
hüznü, isyanı, kederi
Doğduğu yörenin bilinçaltında
bıraktığı izleri
resmediyordu. Kadınların hüznü,
kederi, isyanı vardı az renkli
portrelerinde:
"Az renklerle resim yapıyorum.
Resimlerim birer dışavurumdur.
Çünkü ben onların içinden geliyorum.
Yaşadım renksizliği. Doğduğum,
yetiştiğim coğrafyanın
kadınları renklerimin sebepleri ve
ne renklerinden ne yüzlerinden taviz
vermeden, benim resmime onur ve güç katıyorlar."
Ankara'dan
sonra Diyarbakır'a taşıdı
'Insandan Isyana. Isyandan Renklere'
sergisini. "Renkler ve fırçalarla
resmime temel konu aldığım
Anadolu ve Mezopotamya kadınlarının
binlerce yıllık yüzlerindeki acıyı
Diyarbakır'ın acılı yüzüyle
buluşturdum. Resimlerimi Diyarbakır'da
halkla yüzleştirdim."
Daha
sonra resimlerini Hasankeyf'e taşıdı.
Serginin sonunda tüm resimlerini yakma
kararındaydı. Hemen herkes "Yapma"
diyordu ama bir türlü ikna edemiyordu
Sait'i. Dostlarının yardımıyla
resimlerini antik Hasankeyf kentinin
tepesine taşımaya başladı.
Ama bu arada polis de önlem almıştı.
Birkaç tablodan sonra kalenin kapısını
tuttu polisler. Geri kalanların çıkarılmasına
izin vermiyordu. Yukarıya taşıdığı
resimleri de ters çevirdiler, "Bunları
kapat" diyerek. Kaymakama gitmek
gerekiyordu.
'Sen
Sİvaslısın, burada İşİn
ne?'
Kaymakam
Sait'i ikna etmeye çalışıyordu:
"Buraya baraj yapılacak. Kültür
Bakanlığı kazı yapıyor.
Devlet
her şeye sahip. Sen Sivaslısın.
Burada ne işin var? Istersen kapalı
mekân vereyim, hatta açılışını
da ben yapayım."
Elbette tüm bunların tek koşulu
vardı; "Resimlerini burada yakma!"
Kapalı mekâna razı oldu Sait.
Resimlerini bir mağarada sergileyecekti.
Ama bir şartla: "Resimlerimi
sergileyeceğim, resimlerimi yakmayacağım,
herhangi bir basın açıklaması
yapmayacağım" gibisinden bir
yazıyı imzalaması gerekiyordu.
Yazıp attı imzayı. Ama
kaymakam ikna olmamıştı.
"Sen resimlerini yakacaksın"
dedi, Sait'ten, "Hayır" karşılığını
aldı. "Bu konuşma tam kapıdan
çıkarken olmuştu. 'Hayır'
dedim ama ben tablolarımı yakmaya
kararlıydım. Durumu gururuma
yediremedim. Geri dönüp "Ben
resimlerimi yakacağım" dedim.
"Buna izin vermeyeceğim. Başına
iş açılacak' karşılığını
verdi kaymakam." Resimlerini bir mağaraya
taşıyıp akşama kadar
sergiledi Sait. Akşam toplayıp
hepsini antik Hasankeyf'te yakacak ama polis
tepesinde dikiliyor. Yalnızca
Hasankeyf'in polisi değil tepesindeki.
Batman'dan peşine takılan ekip de
işbaşında. Hasankeyf'in
komiseri ikna etmeye çalışıyor
Sait'i:
"Sen ortalığı karıştırıyorsun.
Resimlerini yakma, bak ben de satın alırım."
Zaten o sırada resimlerini yakmak için
benzin bulamıyor. Bir çocuğu
tiner almaya gönderiyor. Kimse satmıyor
çocuğa tineri. Kolonyayla yakmayı
düşünüyor ama resimlerin alev alıp
almayacağı şüpheli.
Bu arada 'resmi' bir tüyo fısıldanıyor
kulağına:
"Hasankeyf çıkışında
bir benzinci var. Orayı geçtinmi
jandarma bölgesine girersin. Biz de o bölgeye
karışamayız. Hem orada benzin
de var." Toplayıp resimlerini yola
çıktı Sait. Benzinciden
bir şişe benzin aldı. Dicle
Nehri'nin kıyısındaki tarlanın
kenarında üst üste yığdı
resimlerini. Polis karışmıyor,
uzaktan bakıyor. Kararını açıkladı:
"Ben Sait Keleş. Evrensel duyarlılıkta
bir sanatçı olarak dünyanın
neresinde olursa olsun, hangi sistem ve
anlayış altında olursa olsun
bazı çarpık, düşüncesiz
kararların yaşadığımız
evrenin ve doğanın dengesini
bozması ne şimdi ne de daha sonra
hiç kimseye, hiçbir görüşe yarar
getirmeyecektir. Bu anlamda Hasankeyf'le
ilgili yürütülen proje, alınan kararı
sadece Türkiye değil, bütün dünya
devletlerinin de bir sorumluluğudur.
Hasankeyf'in insanlık tarihinin merkezi
olan coğrafyasında, ömrü sadece
20 ile 30 yıl sürecek bir projeye imza
atmak bir vahşettir. Sudan ve ateşten
hayat bulan insanlık, uygarlık
yolunda tarihlerini yarattılar.
Kayalara uygarlıklarının
ruhunu ve inançlarını kazıdılar.
Yoktan var etmenin adıdır insanlık.
Bugünkü insanlık ise anasına çocuğunu
boğdurtma kararını almıştır.
Suların doğurduğu ve insanlığın
ruhuyla biçimlenen Hasankeyf'i boğacaklar.
Bir ressam ve heykeltıraş olarak,
çağlar öncesi ilk duvar ve taş
sanatçılarına saygılı
olmak, sanatımızı tarihsiz bırakmamak
için, ben Sait Keleş, hiçbir kurum,
dernek, siyasi topluluk bağlantısı
ve uzantısı olmaksızın
sanatın evrensel ölümsüzlüğüne
olan inancımla kişisel duyarlılığım
adına 1995-2000 tarihleri arasındaki
çalışmalarımı Ankara,
Diyarbakır ve Hasankeyf'te
sergiledikten sonra resimlerimin içeriğiyle
bağlantılı olarak tarihimizin,
Hasankeyf'in, çocuklarımızın
yok edilmemesi için yağlıboya
tablolarımı yakarak prostesto
ediyor ve kınıyorum."
Çaktı kibriti. Beş senelik emeğin
ürünü olan 33 tuval bir anda alev aldı.
Özellikle bir cümle dikkat çekiciydi açıklamasında:
"Bir ressam ve heykeltıraş olarak çağlar öncesi ilk duvar ve taş
sanatçılarına saygılı
olmak..."
Taş
ustası babanın acı sonu
Sait'in babası Dursun da taş ustasıydı.
Mezar taşları üzerine kabartmalar
yapıyor, büyük bir ustalık
gerektiren evlerin köşe taşlarını
yapıyordu. Daha Sait beş yaşındayken
çalışmak için gittiği
Adana'da siyasi bir cinayete kurban gitmişti.
Kafasında bir kurşun vardı.
Öldürdükten sonra dozerle cesedinin üzerinden
geçmişler, sonra da bir inşaatın
temel çukuruna atmışlardı.
Öldürüldükten bir ay sonra bulunmuştu
cesedi.
Uzaktan göründü jandarmanın panzeri.
Tutuşan resimlere doğru hızla
geliyordu. Çevreyi sardı jandarmalar.
Sanki örgüt operasyonu var. Jandarma geldiğinde
resimlerinin son parçaları da kül
olmuştu. "Yürü karakola"
dediler. Resimlerin yakıldığı
yer Suçeken Jandarma Karakolu bölgesindeydi.
Komutan aldı Sait'i karşısına
"Anlat bakalım" dedi, "Seni
kim destekliyor. Hem sen Sivaslısın,
oradan niye geldin buraya." Ancak bir
sorgu değil de sohbet tarzında yürüyor
konuşma. Sonra Batman Il Jandarma
Komutanlığı'na gönderiliyor
Sait. Aslında o gün savcılığa
çıkması gerek ama, nöbetçi savcının
işi çıkmış. Bu yüzden
jandarmaya ifade verip geceyi hücrede geçiriyor.
Sabah yeniden sağlık ocağına
götürüyorlar Sait'i rapor almak için.
Oradan savcılığa...
Içeri girer girmez savcı da aynı
soruyu yöneltiyor:
"Hangi örgüttensin?"
"Hiçbirinden!"
"Neden gelip burayı karıştırıyorsun?"
Anlat
anlatabilirsen!
Işte bunu anlatmak zordu. Belli ki yörede
görev yapanlar antik Hasankeyf kentinin bir
'dünya mirası', evrensel uygarlığın
ayrılmaz bir parçası olduğunu
anlayamamışlardı. Değil
başka bir ülkeden, aynı ülke sınırları
içerisinde birinin örneğin Sivaslı
olup da Hasankeyf'i sular altında bırakacak
Ilısu Barajı projesini protesto
etmesini bir türlü kavrayamıyorlardı.
Aslında bir başka açıdan bakınca
resmi görevlilerin bu anlayışını
pek yadırgamamak verekiyor. Bu yıl
yeni Türkiye ambleminin belirlenmesinden
sonra Turizm Bakanlığı, Türkiye'nin
tarihi ve turistlik değerlerini gösteren
bir harita bastırdı. Van
kedisinden Ankara keçisine, Diyarbakır
Kalesi'nden Deyrüzzaferan Manastırı'na
kadar herşey vardı haritanın
üzerinde. Hasankeyf'in yerinde koskocaman
bir Ilısu Barajı duruyordu. Oysa
barajın temeli bugün atılsa, en
erken yedi yıl sonra bitecek. Ama
Turizm Bakanlığı'nın
daha inşaatı başlamamış
bir barajı yerleştirip,
Hasankeyf'i haritadan sildiği göz önüne
alınırsa, bölgedeki resmi görevlilerin
bu tavrını hiç yadırgamamak
gerekiyor.
Ifadesini alıp Sait'i serbest bıraktı
savcı. Hakkında muhtemelen Toplantı
ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası'na
muhalefetten, ama aslında 'kendi
resimlerini yakmak' suçundan dava açılacak.
"Asla pişman değilim"
diyor Sait, "Yine resim yaparım,
yine yakarım." Çünkü o 'insandan
isyana, isyandan da renklere' varan sanatçı.
Çünkü onun resimlerinde Anadolu'nun,
Mezopotamya'nın hüzünlü, kederli,
isyankâr, 'gözleri bir mühür gibi kapalı'
kadınlar var. Onlar da sırf
Hasankeyf kurtulsun diye kül olmaya razılar.