Israil-Türk
gizli dostluğu
Öcalan'a
yönelik suikastler bir hayli fazla, bunların
kimileri biliniyor, kimileri ise sümen altı
edilmiş durumda. Açığa çıkanların
sayısı ise oldukça az. Bunlar
arasında en fazla bilineni Bekaa
Vadisi'den çıkan 21 ajan. Yıl
1990, 21 ajan Öcalan'ı öldürmek için,
PKK'nin içine sızdırılıyorlar.
Bu sızan kişiler daha önce
Dev-Sol, Dev-Yol, Halkın Kurtuluşu
gibi örgütlerin içine de sızmışlar.
Ajanların gerçek kimlikleri Bekaa
Vadisi'nde ortaya çıktıktan sonra,
çoğu gerçek kimliklerini açıklayıp,
itiraflarda bulunmuşlar. Sorguları
ise Bekaa Vadisi'ndeki komutanlardan Şahin
Bariç tarafından yapılmış.
Bekaa Vadisi'nde kurulan mahkeme yüz kişiden
oluşmuş. PKK buna " Halk
Mahkemesi" diyor. Duruşmaların
tümü videoya alınıyor
ve son sözü jüri veriyor. Ve ilk ajan
yargılanmaya başlanıyor. Ilk
ajan Tacim Daş. Daş 1979'dan beri
MIT içinde çalıştığını
söylüyor. Kendisini 14 yaşında
Izmir Karşıyaka Karakolu'ndan bir
komiser, tombalacılıktan yakalıyor,
sonra MIT'e çalışıyor. ( 2000'e Doğru, 7 Ocak
1990, s. 11) Daş'ın gelmesinden
sonra Öcalan Akademi'ye geliyor. Bu geliş Daş'ı
tedirgin ediyor. Yeni olduğundan henüz
silahı yok. Silah edinmek için karargaha
gidiyor. Sigara içmek için gösterilen
gerekçe bir ipucu oluyor, sonrası
geliyor... Öcalan
durumu öğreniyor ve üzülüyor. Öcalan,
"Halk çocuklarını gönderiyorlar.
Insanın vicdanı dayanamıyor.
Bir ikisinin biletini alıp Avrupa'ya gönderdik.
Planları beni tören sırasında
öldürmek şeklindeydi. Örtülü ödenekten
milyonlarca dolar ödüyorlar bunlara"
diyor. Daş'ın duruşmasından
idam çıkıyor. Daş korkuyor.
Sonra serbest kalıyor. Diğerlerine
de benzer cezalar veriliyor, yani serbest
kalıyorlar; ancak hepsi Öcalan'ı
öldürmek istiyor. Kod adı " Çarli"
olan Dursun Çınar, Öcalan'ı öldürmek
için Şam'a geliyor. Şam'a gelen
timin başına geçiyor. Maksadı
anlaşılınca kaldığı
otelde yakalanıyor. "Hanifi"
kod adlı da aynı şekilde
yakalanıyor. Ali Taşkın,
Şam'da Dursun Taşkıran'ın
komutasındaki Abdullah Öcalan'a
suikast timinde yer alıyor. Otelde yakalanıyor.
Muzaffer Tahta Istanbul'da faaliyetlere başlıyor,
PKK'lilerle ilişkiye geçiyor, yine
ajan olan Yusuf Yılmaz, kod adı
Heybet, birlikte çalışıyor.
Yusuf
Yılmaz Dev- Sol, Sosyalist Vatan
içine de sızmış.
Gültepe Halk Merkezi'nden Zeytinburnu
Halkevi'ne kadar çok yerde çalışmış,
Sıvas, Siirt ve Istanbul arasında
gidip gelmiş. Muzaffer Tahta ve Mehmet
Yaşar ile birlikte Şam'a gidiyor.
Amacı Öcalan'ı öldürmek olan diğer
ajanların adları ise şöyle;
Cihangir Şanal, Hikmet Kara, Kasım
Özdemir, Cengiz Polat, Bekir Çaypınar,
Vakas Çetindağ, Fevzi Açıkgöz,
Bayram Koç, Mehmet Dağdeviren, Mazlum
Deniz, Mehmet Güleryüz, Halit Akyüz.
Türk Israil
askeri dostluğu
Şubat
ayında Genelkurmay ikinci Başkanı
Çevik Bir 23 Şubat 1996'da Israil'e
gidiyor.
Burda iki ülkenin kaderi olan hava,
kara ve deniz kuvvetlerinin sürekli işbirliğine
dayanan gizli bir "Askeri, Eğitim
ve Işbirliği Anlaşması"
yapılacak. Anlaşmaya göre Türk
ve Israil uçakları birbirlerine hava
sahalarını açacaklardı.
Demirel 11 Mart 1996'da Israil'e gidip,
Serbest Ticaret Anlaşması'nı
imzalıyor. 16 Nisan'da Israil Hava
Kuvvetleri komutanı Ankara'ya geliyor.
Bir gün sonra Sekiz F-16 Israil uçağı
Türk hava sahasında uçuş eğitimi
yapıyor. Mayıs ayında da
Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya
Israil'e gidiyor. Son rutuşları ise Ezer Weizman
yapıyor. Weizman 11 Haziran'da Türkiye'ye
geliyor. Ilişkiler rayına giriyor
ve 23 Şubat 1997'de de Genelkurmay Başkanı
I. Hakkı Karadayı Israil'e gidiyor,
ancak Karadayı Filistin'de barış gücü
olarak bulunan Türk askerlerini bile
ziyaret edemiyor. Israil
buna itiraz ediyor. Weizman,
iki ordunun- Türk ve Israil- birlikte
manevra ve eğitim görme olanağının
doğmasından çok mutlu olduğunu
söylüyor. (Hüseyin Aykol: Ortadoğu
Denkleminde Israil-Türkiye Ilişkileri.
Öteki yay. Ankara 1998. s. 15,16 ve 17.)
Erbakan ve
Israil
Türk-Israil
ilişkileri
sürekli gizli tutuldu. Çünkü Türkiye-Israil
ilişkileri, Islam ülkelerinin
tepkisini topluyor. Islam ülkeleri ile de
bir biçimde ilişkilerini sıkı
tutmak isteyen Türkiye buna bir formül
buluyor. ANAYOL yıkılıyor ve yerine
Refah-Yol geliyor. Erbakan'ın Islam ülkeleri
arasındaki "bekası" gözönüne
alınarak, Israil ile yapılacak yazılı
anlaşmalar, kamuoyu önünde
Erbakan'a yaptırılıyor.
Refah Partisi'nin Israil karşıtı
politikası boğulurken, Müslüman
kitlenin tepkileri de böylece Erbakan kozu
ile gideriliyordu. Türkiye,
Israil'den ne istediğini resmi olarak söylemese
de "bir terör sorunumuz var"
diyor. Ancak, Israil Türkiye'nin ağzındaki
bu baklanın "PKK" olduğunu
biliyor. Türkiye'nin ısrarla dile
getirdiği "PKK'ye karşı
birlikte hareket etme ve istihbarat işbirliği"
kabul edilmiyor gibi görünüyor. Ilk
başta
"Ortadoğu'da yeterince düşmanımız
var. Bir de Kürtleri ve PKK'yi karşımıza
almak istemiyoruz" deniliyor. Bu böyle
kabul ediliyor.
Çeteler ve
Israil
Devletin
Susurluk dosyasında sonra serbest bırakılan
Ibrahim Şahin, 27- 30 Ekim 1996
tarihinde Oryent Energey Agencyes and
Services şirketinin başkanı
Shimon Moar'ın davetlisi olarak
Israil'e gidiyor. Amaç Israil Askeri Endüstrisi'nce
üretilen sistemleri incelemek. Gezi, Ege
Zeytincilik Şirketi'nin sahibi Erol
Evcil'in özel uçağı ile yapılıyor.
Ibrahim Şahin'den önce de Israil'e
giden ünlü bir Türk var: Çatlı. Çatlı'nın
bölgedeki eylemleri biliniyor . Yeşil
ve aynı zamanda
BOTAŞ'la yakın ilişkiler
içinde. BOTAŞ'tan iyi tanıştıkları
isimler de var, bunlar arasında Emekli
Yarbay Korkut Eken Botaş'ta çalışıyor
ve Çatlı, Hadi Özcan adlı
Kocaelili bir arkadaşı ile BOTAŞ'tan
ihale almak için ortak ihaleye giriyor. Çatlı
Türkiye'de adı ordu ile anılan OYAK'ın, Nisan 1996 yılında
KKTC'ye düzenlediği geziye eşi ve
iki kızı için rezervasyon yapıyor.
Ancak Turizm firması Özbay soyadını
kullanan ve eşim ve çocuklarımla
birlikte gideceğim diyen bu adamdan kuşkulanıyor.
Bunun üzerine Çatlı kimlik yerine ödemeyi
evde yapacağını söylüyor.
Yetkililer eve gidip 142 milyon lira alıyorlar.
26 Mayıs- 1 Nisan tarihleri arasında
yapılacak olan gezi ve Çatlı'nın
kalacağı Jasmine Otel'e giriş
belgesi veriliyor. Çatlı, Özbay kimliği
ile KKTC'yi gidiyor, Kurban Bayramı
izni...
Susurluk Kazası'nda Sedat Bucak'ın
otomobilinden çıkan Beretta Marka
suikast tabancasının Israil'den gönderildiği
ortaya çıkıyor. OYAK Turizm
şirketi daha sonra yaptığı
açıklamada Çatlı'nın KKTC için
yaptığı başvuru sırasında
verdiği Nişantaşı'ndaki
277 1278 numaralı evin Yahudi asıllı
bir kişiye ait olduğunu belirtiyor.
(Doğan Akın, Cumhuriyet, 22.12.96)
Çatlı bu silahla kimi vuracaktı?
Bu halen bilinmiyor... Mehmet Ali Ağca,
Güneri Civaoğlu'na Çatlı'nın
Costra Rica'da CIA ajanları ile
birlikte eğitim gördüğünü söylüyor.
(Aktaran Enis Berberoğlu, Hüriyet,
05.02.97) 24 Ekim 1984'te Paris'te yakalanan
Çatlı'nın üzerinden 45 gram
eroin çıkıyor. CIA ajanları
para yerine
eroin kullanıyor. Çatlı 1985-90 yılları
arasında cezaevinde kalır. CIA'de
Asala için eğitim görür. Hapisten
sonra Çatlı tekrar göreve hazırdır.
1995'te Zaho'da, 96'da Grozni'de ve
Susurluk'ta kırılan devlet
çekmecesinde...
Oyun içinde
oyun
Kasım
'98 ajanslardan bir haber geçiyor. "
ABD, GAP'a yatırım yapacak."
Yer Diyarbakır. Tarih 28 Kasım
1999. Diyarbakır'da düzenlenen ve
ABD'li belediye başkanlarının
da katıldığı Güneydoğu
Anadolu Bölgesi Belediye Başkanları
Konferansı'nda konuşan ABD'nin
Ankara Büyükelçisi Mark R. Parris, GAP bölgesinde
yatırım yapmak isteyen Amerikan
enerji ve tarım şirketleri bulunduğunu
belirterek, " Önümüzdeki hafta
Ankara'da bir Amerikan iş merkezini
hizmete sokacağız. Hazar Ticaret
ve Yatırım Finans Merkezi, ABD
Ithalat ve Ihracat Bankası, Denizaşırı
Özel Yatırım Şirketi ve ABD
Ticaret ve Gelişim Merkezi'nden
temsilcileri bir araya getiren bu merkez, özellikle
Bakü-Ceyhan petrol boru hattı ile
Hazar ötesi doğal gaz boru hattının
gerçekleşmesine yönelik çalışmalar
yapacak. Bizler, Hazar gölünün büyük
petrol kaynaklarının dış
pazarlara taşınmasında Bakü-Ceyhan'ın
ticari, politik ve çevresel olarak uygun seçenek
olduğunu düşünüyoruz. 15 yıllık
terörizmin Güneydoğu'ya getirdiği
korkunç maliyetin de farkındayız.
ABD, Türkiye'nin refaha kavuştuğunu
görmek istiyor. Işte bu nedenle böylesine
seçkin ABD'li belediye başkanları
delegasyonu burada" diyor. Söz bitiyor,
kimse konuşmuyor. Amerika konuştuğu
zaman, kim konuşabilir ki? 8 Aralık
1998, Salı günü ajanslar yeni bir
haber geçiyorlar: " ABD'li GAP, GAP'a
geliyor." Bir
isim benzerliği mi yalnızca? Belli
değil, ancak isim benzerliği
olsada iki GAP'ın nikahı kıyılacağı
kesin. Ama
damat kim olacak? Elbetteki Israil. ABD,
Israil'e bir iş veriyor ve bu işi
kimse bilmiyor. Üstelik verilen bu işin
alt yapısı da yaklaşık
altı aydır kuruluyor. Türkiye
Suriye'yi sıkıştırıyor.
Öcalan Suriye'den çıkmak zorunda kalıyor.
Amerikalı tekstil devi GAP, GAP'ta yatırıma
hazırlanıyor. GAP Kalkınma
Idaresi Başkanı Olcay Ünver,
ABD'nin GAP ile adaş GAP firmasının
bölgede tekstil yatırımı
konusunda ön bağlantılarını
yaptığını söylüyor.
Olcay Ünver, 2010 yılında tümüyle
tamamlanması hedeflenen bölgede yatırım
yapmak isteyen yerli ve yabancı firma
sayısının her geçen gün
biraz daha arttığını söylüyor.
GAP'ta yatırım
yapmaya karar veren dünya tekstil devi GAP
şirketi, 1969 yılında Don
Fisher tarafından kot pantolon ve kaset
satmak üzere ABD'nin San Francisco kentinde
kuruldu. Adı, o yıllarda popüler
olan Gap nesli tartışmalarından
esinlenerek kondu. Şirket daha sonra üretime
geçerek kısa sürede Amerika'da bir çok
şehre yayıldı. Şu anda
GAP'ın başta Amerika'da birçok
şehrin yanı sıra Ingiltere,
Fransa, Japonya ve Kanada'da olmak üzere
toplam 2 bin 344 satış mağazası
bulunuyor. Geçen yıla oranla satışlarını
yüzde 40 arttıran şirketin yıllık
cirosu ise 7 milyar dolara ulaştı.
PKK Genel Başkanı
Abdullah Öcalan'ın Kenya'dan kaçırılmasında
Israil'in rolü neydi? Böyle bir soruyu
sormak uluslararası emperyalizm bağlamında
düşünüldüğü zaman yanıtlanması
zor değildir, ancak " Kürt Sorunu
ve Israil" denildiği
zaman sorun çetrefilleşir. Çünkü
Israil ile Türkiye arasındaki ilişkinin
göbek taşında Kürt Sorunu
duruyor ve Türkiye Israil'e adeta,
"Bana Kürtler konusunda yardım
et, sana istediğini veririm" diyor.
Diyalog uzuyor. Israil ne yapabilirim? diye
bir çıkış yaptığında
Türkiye'nin yanıtı özetle "
Apo'yu kaçır" oluyor. "
Neden Apo, neden iz?"denildiği
zaman, Türkiye'nin yanıtı kısa
oluyor: " Sizin Eichmann pratiğiniz
var. Öcalan'ı da, tıpkı
Eichman gibi kaçırın."
Israil bu teklifi düşünüyor. Ancak
Öcalan'a karşılık birşeyler
istemesi gerek. Israil
" su" diyor ve " GAP"
diye ekliyor
isteklerine. Pazarlık tamam. Işin
bundan sonraki kısmı ajanlara kalıyor.
Bu arada Öcalan Kenya'ya gidiyor. Kenya
ABD'nin bir üssü ve aynı zamanda
Israil'in en fazla iş yaptığı
bir ülke. Kenya'daki sulama sisteminin
sahibi yine Israil. Operasyon başlıyor.
Israil ve CIA kolkola. Öcalan Kenya'dan
MOSSAD elamanlarınca kaçırılıp,
Türk MIT'ine teslim ediliyor. Israil Öcalan'ı
kaçırma sözüyle kalmıyor. Çünkü
Türkiye Israil'e GAP'ta büyük pay verecek,
bu yüzden Israil Öcalan'a neler yapılması
gerektiğini de söylüyor. Öcalan tıpkı
Eichmann gibi bir adaya kapatılıyor
ve cam kafeste yargı süreci
böylece başlıyor. Israil
"Biz sizin işinizi yaptık"
diyor ve buna karşılık Türkiye'den
bir an önce adım atmasını
talep ediyor. Türkiye " Biraz
daha bekle" yanıtını
veriyor. Ancak Israil diretiyor. Sonuçta Türkiye
bütün kapılarını Israil'e açtığı
gibi GAP'ın en büyük hissesini
Israil'e veriyor. Nasıl? GAP
Idaresi'nden alınan bilgiye göre, son
20 gün içinde, takvim hesabıyla 1
Mart'tan itibaren Israilli iş adamları
Ankara'da. Işadamları Ankara'yı
kendilerine mesken tutmuşlar ve Girişimcileri
Destekleme Merkezi'ne başvurup, GAP'tan
hisse almak istediklerini söylüyorlar.
Ancak , bu görüşmeleri "gizli"
yapıyorlar. GAP Idaresi'nde herhangi
bir karışıklık olunca da
" Sonra görüşürüz" deyip
ayrılıyorlar. Aradan bir kaç saat
geçtikten sonra Başbakanlıktan
gelen bir telefon GAP Idaresi'ni harekete geçiriyor
ve Israilli işadamları gelip görüşmelerini
sürdürüyorlar. Israilli yetkililer
arkalarına aldıkları devlet
desteğini iyi kolladıkları için
pazarlık yapmaktan çekinmiyorlar. Sonuçta
GAP Idaresi " 5 dese" onlar
3'e" pazarlığı kazanıyorlar.
Bu oyunun
birinci perdesi. Ikinci perde ise koyu bir
mahzende geçiyor. Yalnızca figüranlar
var. GAP Idaresi ve Israilli işadamları
bu sefer silik birer figüran olarak yalnızca
imza atıyorlar. Bazan anlaşmıyorlar,
ancak bölge ile ilişkilerini de
kesmiyorlar. Yer , bu defa Başbakanlık
ve Tarım Bakanlığı. Bu
iki dev bina önünde yine işadamları.
Ecevit seçimleri düşünüyor, herşey
için " seçimden sonra" diyor. Türkiye'nin
kaderini tayin eden ve onsuz yaprak dahi kımıldamayan
Genelkurmay seçimden sonra DSP ve ANAP
Koalisyon hükümetini uygun buluyor. Bunun için herşey
seferber edilecek.
Başbakan Ecevit, yardımcısı
Yılmaz. Tarım Bakanlığı
bu işbirliğinden oldukça rahatsız.
Çünkü bir sürü evrak var ve hangi evrakı
çekse, ordan uygunsuzluk akacak. Israil
toprak istiyor GAP'tan. Tarım Bakanlığı'na
bağlı çalışan Tarım
Reformu Genel Müdürlüğü, kanun uyarınca
" Toprak alımı" için
yapılan başvuruları değerlendirmek
zorunda. Yapılan başvurular yazılı
olarak Milli Güvenlik Kurulu Genel
Sekreterliği'ne bildiriliyor. Milli Güvenlik
Kurulu Genel Sekreterliği yine bir yazı
ile " Toprakları kim alacak"
sorusunu yöneltiyor. Tarım Reformu
Genel Müdürlüğü bu sefer " Biz
toprak almak istiyoruz" diyen insanları
Milli Istihbarat Teşkilatı'na
bildiriyor. Istihbarat'a " Bu toprak
almak isteyen kişileri araştır"
diyor. Istihbarat araştırıyor.
Eğer toprak reformundan ya da satılacak
topraklardan istifade eden kişiler
PKK'ye ya da HADEP'e yakınsa bu hemen
bildiriliyor. Sözgelimi bir kişinin
ailesinden bile olsa bir PKK'linin olması
onun topraklardan istifade edememesi anlamına
geliyor. Bölgenin tümü Kürt ve hangi
partiden olursa olsun mutlaka " Kürtçülük"
ile bir bağlantı söz konusu.
Istihbarat yanıt veriyor: "
Efendim toprak alacak olan X adlı
şahıs ANAP'lı, ya da DYP'li
ancak onun amcası oğlu..." Hükümet
" eh ne yapalım" diyor ve
yasadan istifade ederek, yanına
Istihbaratı, Tarım Bakanlığı'na
alarak, " Durum böyle ise toprakları
yabancı sermayeye açmaktan başka
çaremiz yok" diyor. Sorun çözülüyor.
Israil'in GAP'ta toprak alma hülyası böylece
gerçekleşiyor. Ancak Israil'in devlet
yapısının felsefi bir
örgütlenmesi var. O da şu: Israil
gittiği her yeri kendine yurt olarak
tutar. Onun için ayak bastığı
her yer onundur, onun dışında
birşey olamaz. Türkiye bir yerde
Israil'e" evet", demiş ve
Israil Türkiye'nin isteği olan "
Öcalan'ı" elleriyle teslim etmiş.
Bu bir. Ikincisi önümüzdeki iki yıl
içinde iki kent önemli oldu. Bunlardan
ilki Efes, ikincisi Harran. Fethullah Gülen'in
Türkiye'de, Papa'nın Vatikan'dan başlattığı
" Dinlerarası Diyalog"un iki
merkezi olan bu iki ilçe oldukça önemli.
Efes Hırıstiyan alemi, Harran müslümanlar
için kutsal. Iki kutsal kent, iki dinin
diyaloğu... Ancak Israil ne Hırıstiyanları
seviyor, ne de Müslümanları. Türkiye
bu iki kentinde "Dinlerarası
Diyalog Semineri" için merkez
seçmiş, ama istemiyor. Ne olacak peki?
Üstelik 1999 yılı bütçesi içinde
Harran'da yapılacak diyalog için önemli
bir para da ayrılmış. Ancak
son anda Devlet Planlama Teşkilatı,
GAP Idaresi'nin gönderdiği bütçeyi
fazla buluyor ve " Bu seminer olmazsa
olmasın, bunun için bahsettiğiniz
bütçe bizi aşıyor" yanıtını
veriyor ve bütçeyi de kararı da hiçe
sayarak onay vermiyor. Kararı onaylamıyan
Devlet Planlama Teşkilatı mı?
Elbetteki hayır. Kararı veren kim
sorusu isi bütün oklarıyla
Genelkurmay'ı ve Ecevit'i gösteriyor.
Oyun tamam. Peki hangi firmalar GAP'a talip?
GAP Idaresi 67 firmanın adını
sayıyor ve bunlar arasında en önemlilerinin
adını şöyle sıralıyor:
Agripo, Agridev, Development, Deta Engineers,
Hovev, Itan, Zınkal, Velves, Lıptı
Art, Ludan, Rafheal, Klay mar, ISV vs... Son
perde de yenilmiş bir Türkiye var. Başbakan
Ecevit rahatsız. Elleri sürekli yüzünde.
Israil memnun edilmiş ama, beride
Suriye duruyor. Israil gibi Suriye'ye de Türkiye'nin
verdiği bir söz var: Su. Israil Fırat'ın
suyunun Suriye'ye verilmesinden yana değil,
su ise Suriye'nin herşeyi. Suriye
Öcalan'ı su ile değişti,
ama mesele bununla bitmedi. Suriye
Enformasyon Bakanı Dr. Muhammed Salman,
" PKK bitti, ama su sorunu çözülmedi"
diyor. Türkiye kaçamak yanıt veriyor:
" Haritalar değişmedi daha"
diyor. Çünkü " Hatay daha Suriye
haritalarında görünüyor." Ayrı
bir Suriyeli bakan buna karşın Türkiye'yi
irkilten şu cevabı veriyor:"
Israil'in işgali altındaki
Golan'dan sonra sıra, işgal altındaki
bir başka Arap toprağına,
Hatay'a gelecek." (Suriye ile Su Sorunu,
Hasan Cemal: Milliyet, 10 Mart '99).